Tuesday, May 20, 2008
Statükonun dine bakışının içyüzü
Türkiye’deki devlet eliti ve ulusalcıların dünya algılayışına ilişkin ciddi sorunları var. Bu rahatsızlık en belirgin bir biçimde statükonun partisi CHP’nin kurumsal kimliğinde cisimleşmiş durumda.
Bu problematik bakış açısının özünde din ve muhafazakarlık konusundaki zihniyet yatmakta. Zihniyetin kaynağı ise uzun zaman öncesine dayanıyor.
Bilindiği üzere 1800’lerin sonlarından itibaren Jön Türk hareketine etki eden ve zaman içerisinde taraftar sayısı giderek artan Auguste Comte’nin “pozitivist” felsefesi, cumhuriyet kadrolarına da fazlasıyla sirayet etmişti.
Buna ek olarak 1920-30’ların Avrupa’sındaki anti-demokratik fraksiyonlarda hayat bulan devlet kaynaklı materyalizm dayatmacılığı da, Türkiye Cumhuriyeti’nin pozitivist kalıbının kemikleşmesinde ve kendince meşrulaşmasında önemli bir rol oynadı.
Böylelikle dinin bizzat kendisinin ilerlemeye engel teşkil ettiği düşüncesi benimseniyor, gelişmiş insan formunun idealist vehimlerden materyalist ilkelere doğru uzanan bir “aydınlanma” yaşayacağı öngörülüyordu. Bu evrim içerisinde devletin temel vazifesi ise, söz konusu gelişimi hızlandırıcı bir katalizör rolü üstlenmek ve eğitsel politikalarıyla bu işlevi hakkıyla yerine getirmekti.
Böylece toplum metafizik öğelerden ve soyutlamalardan tamamıyla arındırılacak, ölçülebilir ve gözlemlenebilir değerler kutsanarak bilimi sosyal hayatta yegane yol gösterici belleyen bir millet dizayn edilecekti.
Ancak pozitivizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toplumlarda demokratik eğilimlerin hakim olmaya başlamasıyla hızla güçten düştü ve nihayetinde 1960’lardaki positivismus musstreit tartışmalarından sonra felsefi mantığını da yitirerek tarihin tozlu sayfalarına gömüldü.
Ama 1940’ların ikinci yarısından itibaren belli bir yumuşamaya uğrasa da, bu “olgusallık tapıcılığı”nın etkileri Türkiye’de hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan yok olmadı.
Muhafazakar hassasiyetlerden büyük ölçüde uzaklaştırılan, idealizmi sosyal hayatın tamamıyla dışına iten ve hiçbir dinsel öğeyi referans almayan “tekamül etmiş” bireylerden oluşmuş bir Türk ulusuna sahibi olma uhdesi devlet oligarşisinde hep var olageldi.
Ne var ki tarihin de bizlere gösterdiği üzere, toplum dinamikleri her zaman bir sosyal mühendislik çalışması sonucu öngörülen kalıplara uygun bir hale gelmemekte.
Hele hele bu sosyal mühendislik çalışması baştan sakat ve öngörüsüz ise.
Nitekim devlet oligarşisinin uhdesi olan “dinden uzaklaşmış toplum” ideali hiçbir zaman gerçekleşemedi. Ancak pozitivizmle yoğrulmuş olan Türk oligarşisi buna hiçbir zaman bir anlam veremedi, doğru bildiğinin iflas ettiğini bir türlü kabullenemedi.
Bu büyük algılayış sorunu günümüzde de halen devam ediyor.
O nedenledir ki bu anlayışa sahip olanlar bugün bir bilgisayar mühendisinin namaz kılmasına anlam veremiyor, bir sporcunun örtünmek istemesine tepki gösteriyor ve bir akademisyenin oruç tutmasına tahammül edemiyor.
Çünkü aydınlanmacı cumhuriyetin temsil ettiği yüce ussal anlayış böyle bir gelişmeyi öngörmüyor ve bu aykırı örnekleri “evrim hatası” olarak nitelendiriyor.
Nasıl ki bir bilgisayara yüklenen bir program, yazılımın kısıtladığı niteliklerden farklı verileri çözümleyemeyip hata kodu veriyorsa, olgusallık tapıcılığıyla donatılmış bu tabaka da muhafazakar insanların kültürel ve entelektüel ilerleyişini anlayamıyor ve bunu kendi tanımlaya geldikleri aydınlanmaya bir tehdit olarak görüyor.
Bu hatayı düzeltmek için bulunan “parlak ve aydınlık” çözüm ise bir özeleştiri ve kendini yeniden sorgulama mekanizmasını değil, başörtülü kızları kamusal alanlara sokmamaktan parti kapatmalara, darbe kışkırtıcılığından e-muhtıralara kadar uzanan bir yelpazeyi içermekte.
Ne var ki, bu yöntemlerle o çok önem atfedilen kesin olgusal çözümlere ulaşabilmenin pek de imkanı yok. Üstelik dinsel öğelerle modernizmi kaynaştırabilen ve bilişsel düzeyleri giderek yükselen muhafazakarların sayısı hızla artarken.
Tüm bu can sıkıcı gerçekliklerle yüzleştikten sonra bir de entelektüel dış çevrelerin alay konusu olmaya başladıysanız, yaşadığınız psikolojik travma ister istemez hırçınlaşmanızı ve kendinizi kaybetmenizı kaçınılmaz kılıyor.
Tıpkı birkaç gün önce, yaşının 80’e geldiğini ve bir ayağının çukurda olduğunu, onun için hacca gitme niyetinde olduğunu anlatmaya çalışan yaşlı bir adama CHP genel sekreteri Önder Sav’ın, “Boşver gitme oralara, bakarsın Muhammed orada bırakmaz seni, buraya göndermez” diyerek alay etmesi gibi.
Demek ki akılcı davranabilmek de asgari bir kapasiteyi gerektirmekte.
Önder Sav’da bu kapasite var mı yok mu bilinmez, ama söyledikleriyle CHP kadrosunun birçoğunun bilinçaltındaki düşüncelerine tercüman olduğu kesin.
Ancak demokrasilerde at gözlüğüyle yol almaya çalışanların siyasi ömürleri pek de uzun sürmüyor. Sürekli “ussal” davrandıklarını iddia edenlerin ve pozitivist oldukları her hallerinden belli olanların bunu ıskalaması ve at gözlüğünde ısrarcı olması son derece şaşırtıcı.
Ayrıca at gözlükleriyle dolaşmanın başka potansiyel tehlikeleri de var.
Arada gözünüz ister istemez gözlüğün kenarlarındaki boşluklardan dışarıyı görebiliyor. Bu da dünyanın sizin düşündüğünüz gibi bir yer olmadığını az da olsa fark etmenize ve sinirinizin daha da bozulmasına yol açabiliyor. Kulaklarınızın hâlâ açıkta olması da cabası.
Belki de en iyi yöntem bir devekuşu gibi kafayı kuma gömmek.
Böylece bakışların kayabileceği bir boşluk kalmaz.
Üstelik duymazsınız da…
20 Mayıs 2008
Thursday, May 15, 2008
Bir Tuncay masalı
Bir varmış, bir yokmuş...
Kaf dağının ardında, uzak bir ülkede “Tuncay” isminde bir adam yaşarmış.
Fırça gibi saçları, boncuk boncuk gözleri ve tombul suratıyla sevimli mi sevimli, ama bir o kadar da hırslı birisiymiş bu Tuncay.
Çırak Tuncay, üstatlarının yanında gazetecilik mesleğini icra edermiş.
Ünlü ve zengin bir insan olacağı günlerin umuduyla çalışıp çabalarmış.
Ancak yıllardır uğraşıp didinmesine karşın bir türlü sivrilemez, hep başkalarının altında kalırmış.
Yaptığı programlar beğenilmez, yazdığı kitaplar satmazmış.
Uğur ağabeyinin gölgesinden bir türlü kurtulamaz, bunu gurur meselesi yaparmış.
“Çıraklıktan ne zaman kurtulacağım, benim ondan ne eksiğim var ki? Sadece boyum biraz kısa” diye söylenerek dert yanarmış.
Rüyalarında hayaller kurar, “ah benim de milyon dolarlarım olsaydı şöyle yeşil yeşil, neler yapmazdım ki…” diye hayıflanırmış.
Sonra Tuncay’ın ülkesinde yeni bir parti iktidara gelmiş ve değişimler art arda yaşanmaya başlamış.
Reformlar yapılmış, yeni yasalar çıkarılmış, özgürlükler genişletilmiş. Halkın ekonomik durumu da yavaş yavaş düzelmeye başlamış.
Ne var ki ülkedeki insanların bir kısmı değişimden büyük bir rahatsızlık duymuş.
Bu insanlar kendilerine “ulusalcı” ismini takmışlar.
Eski düzenin daha iyi, özgürlüklerin ise gereksiz olduğunu savunmaya başlamışlar.
“Çok düşünenin saçı dökülür, beli bükülür. Düşünen bir toplum istemiyoruz” diye tutturmuşlar.
Ulusalcıların sesi gün geçtikçe yükselmeye başlamış.
Sonra Tuncay’ın kafasında birdenbire bir ışık yanıvermiş.
“İşte arayıp da bulamadığım fırsat!” diye içinden geçirmiş.
“Şöyle sansasyonel bir kanal kursam, iktidara hakaretler etsem, orduyu darbeye çağırsam, dindarların inancını alaya alsam…”
“Hele biraz da ‘vatan millet Sakarya!’; malı götürürüz icabında”.
Tuncay hemen kolları sıvayıvermiş.
Sansasyonel kanalını kurmuş,
İktidara hakaretler etmiş,
Orduyu darbeye çağırmış,
Dindarların inancını alaya almış…
Bu arada ‘vatan, millet, Sakarya!’ demeyi de ihmal etmemiş.
…
Ve Tuncay’ın planları tutmuş.
Ulusalcılar onu bağırlarına basmış, “büyük kurtarıcı ve aydınlık insan” olarak görmüşler.
Sonra sıra gelmiş malı götürmeye…
“Bir site kuralım!” demiş Tuncay.
“Kaç kişi olduğumuzu herkes görsün”.
“Her akşam kanalımızda buluşalım, reytingimizi artıralım”.
“Gücümüzü cümle alem anlasın!”
“Siteye de bağış yapalım ki büyüyelim, düşmanı denize dökelim”.
“Ülkemize canımız feda, birkaç kuruşun lafı mı olur?”
“Hadi bakalım pamuk eller cebe!”
Paralar akmaya, Tuncay’ın yüzü gülmeye başlamış.
Gel zaman git zaman damlaya damlaya göl olmuş, deniz olmuş.
Artık Tuncay’ın da yeşil yeşil dolarları, kocaman bir televizyon kanalı ve birçok fanatik taraftarı olmuş.
Birkaç milyarlık bir belgesel için sosyal bürokrat bir partiden trilyonlar bile koparmayı başarmış.
Fatura kesmeyi ise nedense unutuvermiş.
Mitinglerde boy göstermekten ve avazı çıktığı kadar bağırmaktan ise bir an olsun geri kalmıyormuş.
Çünkü ulusalcıları hoş tutmanın yolunun bunlardan geçtiğini çok iyi biliyormuş.
Aradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş…
Sonunda Tuncay yavaş yavaş sıkılmaya başlamış.
“Bu kadar zamandır uğraşıyorum, yeşil yeşil milyon dolarlarım oldu ama hâlâ sefasını tam süremedim” diye düşünmüş.
“Başımda bir sürü dava, maliye de uyanmak üzere”.
“Bir ton para topladık, kanal da kemale erdi”.
“Üstelik darbe marbe falan olacağı da yok, iyisi mi ben yavaştan sıvışayım”.
Ve bizim Tuncay, televizyon kanalını satıvermiş.
Tam 30 milyon doları cebe indirmiş.
Ulusalcılar şok geçirmiş.
Şaşkın bakışlar…
Taşkın tavırlar…
“Nasıl yaparsın yiğidimiz Tuncay’ımız! Bizleri nasıl aldatırsın”
“Üstelik de dindarlara satmışsın utanmadan!”
“30 milyon gıcır dolarcığa hayır mı deseydim. Paranın rengi mi olurmuş?” diye düşünmüş Tuncay.
“Zaten ulusalcıların bu saflıkları olmasa ben nasıl dönerdim köşeleri?”.
“Hadi bana eyvallah”
Ve Tuncay gitmiş aya,
Ulusalcılar kalmış yaya…
…
Masal burada sona erdi, hoşunuza gitti mi bilinmez. Ama Tuncay Özkan’ların kolay kolay tükenmeyeceği, birisi giderse bir yenisinin geleceği kesin gibi.
Üstelik halen: “hepimiz her ay kanalımıza 10 ytl verseydik kapanmazdı” diyebilecek kafadaki insanlarımız varsa.
Artık ne diyelim, “kendi düşen ağlamaz”.
15 Mayıs 2008
Tuesday, May 13, 2008
Laikçiler NBA izler mi?
Amerikan Ulusal Basketbol Ligi, ya da bilinen adıyla NBA, ABD’de en çok ilgi çeken spor dallarının başında geliyor.
Özellikle normal sezon sona erip play-off’lar başladığı zaman on milyonlarca Amerikalının televizyonlarının başına kilitlenip maçları takip ettiklerini biliyoruz. Dünyadaki izleyici kitlesiyle beraber bu sayı yüz milyonları bulmakta, toplam seyir adedi ise milyarlarla ifade edilmekte.
Ülkemizdeki basketbol meraklılarının yakından tanıdığı ve milli sporcumuz Mehmet Okur’un forma giydiği Utah Jazz da bu son derece popüler show-business’in en önemli takımlarından bir tanesi.
Utah Jazz şu anda NBA Batı Konferansı yarı finalinde Los Angeles Lakers ile zorlu bir mücadele içerisinde. Her ne kadar Lakers favori olarak gösterilse de Jazz şimdiden iki maç kazanarak seride durumu eşitlemeyi başardı.
Utah Jazz, ABD’nin en muhafazakar eyaletlerinden biri olarak bilinen Utah’ın başkenti Salt Lake City’nin takımı.
Ekibe ev sahipliği yapan Salt Lake City oldukça sıradışı bir şehir.
Kent nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını Mormon tarikatına bağlı insanlar oluşturmakta. Bu insanlar için pazar günlerinin ayrı bir anlamı var. Bu güne kutsallık atfeden cemaat, kilisenin pazar ayinlerini hiç ihmal etmiyor. Aynı zamanda dinsel inançları gereği o gün çalışmamayı ve dinlenmeyi tercih ediyorlar.
Bundan dolayı Utah Jazz, yıllar önce NBA yönetimine başvurarak maçlarının pazar gününe denk getirilmemesi için gereğinin yapılması ricasında bulunmuş. Komisyon da halkın dini hassasiyetlerini saygıyla karşıladığını belirterek talebi uygun görmüş ve ona göre bir düzenlemeye gitmiş.
Utah Jazz o günden bu yana, pazar günleri nadiren maç yapıyor. Seksenin üzerinde müsabakanın oynandığı yoğun bir maç trafiğinde takımın pazar günleri oynadığı karşılaşmaların sayısı ikiyi veya üçü pek geçmiyor.
Bireylerin değerlerine saygı çerçevesinde ABD’de oldukça normal karşılanan bu uygulamayı dışarıdan gözlemleyen biri olarak, insanın aklına ister istemez, “eğer Türkiye’de benzer bir istek söz konusu olsaydı neler olabilirdi?” sorusu geliyor.
Ülkemizdeki laisizm pratiğinin gelişmiş demokrasilerde uygulananlardan ne denli katı ve baskıcı olduğu malum. Sportif müsabakalar de bu konuda bir istisna teşkil etmiyor. Bırakın dinsel duyarlılıklardan ötürü takımlar için ayrı bir düzenlemeye gidilmesini, sporcular tarafından dile getirilen en basit temennilerin bile “laik cumhuriyete yakışmadığı” düşüncesi hakim.
Bunun en belirgin örneğini, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi öncesi Kutlu Doğum Haftası’na atıfta bulunan Hakan Şükür’e verilen tepkilerde yakından gözlemlemiştik.
Laikçi zümre tarafından üretilen “takunyalı” benzetmesinden, hakkında soruşturma açılması taleplerine dek uzanan bir silsile içerisinde adeta bir linç kampanyasının kurbanı haline getirilen Şükür, popüler bir faaliyet alanı içerisinde dinsel öğelere vurgu yapmış olmasının karşılığını fazlasıyla almıştı.
Dolayısıyla, geleneksel değerlerinden dolayı bireylerin bir kısmına devletin farklı uygulamalarla yaklaşması Türkiye’de oldukça zor. Çünkü bunun için, laik cumhuriyetin gerekleriyle onu oluşturan vatandaşların dinsel hassasiyetleri arasındaki ince dengenin yakalanabilmesi gerekmekte. Bu da ancak toplumu oluşturan bireylere saygılı, demokratik bir laiklik anlayışı dahilinde söz konusu olabilir.
Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Utah Jazz’ınkine benzer bir talebin anlayışla karşılanmayacağını öngörebilmek pek de zor değil.
Tam aksine, medyatik bir linç kampanyasının ardından Tandoğan meydanında bayraklarıyla toplanan bir kalabalığın “Türkiye İran olmayacaktır, takunyalı sporcular istemiyoruz, basket sahası şeriata kapalı” sloganlarını işitmemiz çok daha olası.
Söz konusu kalabalığı temsilen ilerici ve aydınlık bir vatandaşımız da Anıtkabir özel defterine muhtemelen şu mana yüklü ifadeleri düşecektir:
“Ey Atatürk! Her ahval ve şerait içinde vazifemizin bilincinde olarak bize çizdiğin laik ve çağdaş yoldan asla ayrılmayacağımız gibi, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunma cüretini gösterenler, karşılarında ilke ve devrimlerinin her daim bekçisi olarak bizi bulacaklardır”.
Çünkü unutmayalım ki burası Türkiye ve ülkemizin vatandaşları için evrensel demokrasi ve laiklik bir gömlek büyük. Ama Kim İl Sung’un veya Brejnev’in ideolojisi iyi bir seçim olabilir.
Ah bir de Enver Hoca yaşasaydı…
13 Mayıs 2008
Friday, May 9, 2008
Baykal'a sevindirici bir haber
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda uyum yasalarına ivme kazandırmaya başladığı 2003’ten bu yana demokratikleşme konusunda önemli adımlar atıldı. Son zamanlarda ise reformlar ciddi bir hız kaybına uğramış olsa da ivmenin bir şekilde devam ettiğini söyleyebilmek mümkün.
Değişimin ciddiyeti ve eylemlerin lafız aşamasından hayata geçiş sürecinin başlaması, batılı yaşam tarzını benimsemiş çağdaş burjuvazi içerisinde ciddi bir çatlağa yol açtı. Çünkü bu süreç, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ötelenmiş olan çağdaş demokrasiye sözde bağlı olanların takkelerini düşürecek bir “demokrasi eleği” işlevine sahipti. Sonuçta liberal ve özgürlükçü bir grup süreci desteklerken, demokrasi eleğinden geçmeye pek de niyetli görünmeyen ulusalcı-seçkinci diğer bir grup sürece şiddetle karşı çıkmayı yeğledi.
En başından beri Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel yapıtaşını oluşturan bu topluluğun deşifre olması sayesinde, partinin dış dünyadan özenle saklamaya çalıştığı elitist yüzü Avrupa için de yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.
Sosyal demokrat bir parti olduğu iddiasıyla yıllardır Avrupa kamuoyunda kendini pazarlayan CHP’nin aslında seçkinci zümre ve oligarşik bürokrasinin bir uzantısı olduğu, bu uzantının içerisinde de azımsanmayacak otokratik ve faşizan eğilimler bulunduğu böylece ortaya çıkmış oldu.
Artık partinin temel felsefesinin çağdaş bir sosyal demokrasiyi değil, baskıcı ve toplumu zorla şekillendirici bir devletçilik mantığı içerdiği tüm dünyada apaçık görülebilmekte.
Avrupa kamuoyu açısından oldukça yeni sayılabilecek bu gerçekliğe en sert tepkilerden birini, birkaç gün önce AB – Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk dile getirdi. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ağır bir dille eleştiren Lagendijk, partiyi Avrupa’nın temel demokratik değerlerine karşı çıkmakla suçladı. Durumu “felaket” olarak nitelendiren Lagendijk, “bir sosyal demokrat olarak CHP’den utanç duyuyorum” diyerek partiyi topa tuttu.
Bu ağır ithamlar, daha geçenlerde dünyanın en saygın ekonomi dergilerinden birisinin “teflon lider” yakıştırmasına muhatap olan Baykal’ın canını epey sıkmış olmalı ki salı günkü parti toplantısında “bunlar laikliği bilmezler, cumhuriyeti bilmezler, gelip kendilerince konuşurlar” diyerek Lagendijk’e haddinin bildirilmesini istedi.
Tıpkı milliyetçilik ve modernite gibi, laikliği ve cumhuriyeti de batıdan ithal etmiş bir ülkenin vatandaşları olarak Deniz Baykal’ın “laikliği ve cumhuriyeti bilmeyen Avrupalılar” nitelendirmesinin altında yatan temel felsefeyi şu şekilde söyleme dökmemiz mümkün:
“Avrupalılar laikliğin ve cumhuriyet kavramının beşiği oldukları halde her ikisini de bizden daha iyi anlayamazlar. Onları en saf ve sulandırılmamış bir şekilde ancak biz uygularız, başka bir yönteme ihtiyaç yoktur.”
Bunları duyunca bazılarımızın aklına ister istemez “tereciye tere satılmaz” atasözü gelebilir ve “Baykal yine inciler döktürüyor” diye düşünebiliriz. Ancak biraz derine indiğimiz takdirde işin aslının hiç de öyle olmadığını görmemiz pek de zor değil. Zira Baykal’ın satmaya çalıştığı şey tere değil, dolayısıyla da bu olayda tereci konumunda bulunan Avrupa onları reddetmekte.
Peki Cumhuriyet Halk Partisi’nin “laiklik ve cumhuriyet” kılığında pazarlamaya çalıştığı şeyler ne?
CHP’nin ve onun kimliğinde oligarşik elitizmin temsil ettiği cumhuriyet ve laiklik yorumu, evrensel hukuku bir kenara bırakarak kendi ideolojisine göre yeniden tanımladığı kavramlar bütününü topluma empoze ettirmeye çalışan bir yapının zihniyetini ifşa etmekte.
Farklılaşmalara ve kendine yönelik eleştirilere tahammül göstermeyen, çoğulculuğu benimsemeyen ve ileri sürdüğü kalıpların aksi yönünde bir dünya görüşüne sahip olan unsurları derhal bertaraf etmeye çalışan bir cumhuriyet anlayışı bu.
Söz konusu zihniyet, fikirleri kendi dogmalarıyla örtüşmeyen partileri kapatmakla rejimin ebediyetini garanti altına alacağına inanıyor. Bu bağlamda “yüzde doksan beş bile alsalar kapatırız!” mantığı, halk iradesinin önemsenmediğinin tipik bir dışavurumu. Yapının dokunulmazlığı demokrasinin üzerinde ve halkın bizzat kendisi, sembollerle kutsanmış bir “adam etme” eğitiminin muhatabı konumunda.
Din bile bu amaçlar etrafında şekillendiriliyor, devletin belirlediği ve bireylere dayattığı dinsel yorumun dışına asla çıkılamıyor. Böylece rejimin bekası için dinin de araçsallaştırılması sağlanıyor, yapının meşruiyeti bu dinsel yorum veya “devlet dini” tarafından destekleniyor.
Böyle bir sistem bütünü altında da her ideal bireyin rejimin bekçisi olması, rejimin belirlediği sınırları sorgulayan çürük elmalara ise tahammül gösterilmemesi öngörülüyor.
Ve de tüm bunlar 1930’ların Nazi Almanya’sını, Mussolini İtalya’sını ima ediyor.
Bırakın Avrupa Birliği’ni, dünyadaki hiçbir demokratik sistemin böyle bir yapının meşruiyetini kabullenmesi ve buna anlayışla yaklaşması olası değil. Çünkü yüzyıllar ötesinden evrilerek bugünlere gelen hukuk ve demokrasi anlayışında yaldızlı imgelerle süslenip püslenmiş, ama içi boş zihniyet kalıplarına yer yok.
Ancak durumun anlaşılmadığından şikayet edip duran Sayın Baykal için güzel bir haberimiz de yok değil.
Biraz doğuda da olsa, Kuzey Kore rejimi Baykal’ı ve CHP felsefesini gayet iyi özümseyip hayata geçirmiş durumda. Üstelik uzun zamandır da hakkını vererek uygulamakta. Orada kültleştirilmiş ve halka dayatılan bir devlet ideolojisi de var, CHP’nin istediği tarzda ezici bir laiklik anlayışı da. Ayrıca parti kapatma zahmetine katlanmalarına lüzum yok, çünkü tek parti ülkeye fazlasıyla yetiyor.
Ha, bu arada unutmadan söyleyelim. Orası da bir “cumhuriyet”.
9 Mayıs 2008
Friday, April 25, 2008
Din karşıtlığı açığa vuruluyor
Bu hafta içerisinde yaşadığımız iki olay, din karşıtı radikal oligarşi ve onun taraftarlarının muhafazakar öğelere karşı duyduğu alerjinin tipik göstergeleri olarak karşımıza çıktı.
Olayların ilkinin kahramanı, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. Tüm eleştirilere karşı genel başkanını cansiperane korumasıyla meşhur bu siyaset adamımız aynı zamanda bir muhtırasever olarak tanınmakta.
Kendisi her platformda kahramanca Deniz Baykal’ı savunadursun, birkaç gün önce ABD’li gazeteci Dion Nissenbaum’a verdiği mülakat hayli olay yarattı. Öymen bu mülakatta genç kızların başörtülerini Nazilerin siyah gömleklerine benzetti ve bu kızları tasvir ederken Hitler dönemi gençliğini ve Mussolini İtalya’sını örnek verdi. Söyledikleri basına yansıyınca da yaptığının ne derece büyük bir skandal olduğunun farkına vararak olayı gündeme taşıyan medya kuruluşlarını yalan söylemekle itham etti ve onları provokatif davranmakla suçladı.
Ne var ki atalarımızın, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözü bir kez daha yerini buldu ve Dion Nissenbaum görüşmenin ses kaydını kendi internet sitesinde dün itibariyle yayımladı. Böylelikle kaydı dinleyen ve biraz yabancı dili olan herkes Onur Öymen’in milletin gözüne baka baka yalan söylediğini açıkça gözlemlemiş oldu.
Anlaşılan kayda alınmış bir görüşme hakkında yalanlar uydurmanın ileride kendisini çok daha zor durumda bırakacağını irdeleyebilmekten uzak bir insan var karşımızda.
Elbette bu denli tecrübeli bir bürokrat ve siyaset adamından beklenebilecek bir tavır değil. Ancak belli şartlarda insanın bilinçaltındaki saklı düşünceleri bilinç üstüne çıkıp kişiyi zor durumlarda bırakabilmekte. Herhalde mülakatın havasına kendini kaptırıveren Öymen boş bulunup herkesçe bilinen ama gizli kalması gereken düşüncelerini istemeden açığa vurmuş oldu.
Aslında yakınıp dizlerini dövmesine fazla gerek yok, çünkü aklı başında her birey CHP’nin başörtüsü ve din konusunda ne düşündüğünü gayet iyi bilmekte. Bu bağlamda yapılan malumun ilamından öteye geçmiyor.
Öymen şimdi ne yapar ne eder bilinmez. Ancak özür dileme mekanizmasının işlemeyeceği aşikar. Muhtemelen bunun bir komplo olduğunu, kaydın sahte olduğunu, başkasının kendi sesini taklit ettiğini iddia edebilir. Hatta ABD’li gazeteci Nissenbaum’u Fethullah Gülen’in müridi olmakla suçlayabilme olanağına bile sahip. Ne de olsa ülkemizde buna inanacak çok sayıda gözü açık vatandaşımız var.
Haftanın diğer bir olayı da, GS’li futbolcu Hakan Şükür’ün Fenerbahçe maçıyla ilgili olarak yaptığı, “Kutlu Doğum Haftası’na yakışan bir maç olsun, barış ve sevgi ortamı içerisinde geçsin” şeklindeki beyanatının sonucunda ortalığın birdenbire karışması.
Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde dinsel hiçbir söyleme tahammül edemeyen kaba pozitivist yaklaşım, ayırımcılıktan oldukça uzak bu barışçıl sözler karşısında da en sert tepkiyi vermekten geri kalmadı.
Örneğin Fatih Altaylı, Hakan Şükür hakkında soruşturma açılmasını talep ederken, eski başkan adaylarından Adnan Öztürk, “laik cumhuriyette böyle sözler GS camiası içerisinde kabul edilemez” diyerek öfkesini dile getirdi.
Merkez medya da bu yarışa ön saflarda katıldı. Düşünce dünyamızın büyük ismi Oray Eğin savcıları göreve çağırırken, bilindik gazetelerde belli okuyucuların yorumları derlenerek ön plana çıkarıldı:
“Elin arabının doğum gününü Türkler ne yapsın…”
“Pislik arabın doğum günü haftasını onlar kutlasın, burası laik Türkiye Cumhuriyeti…”
“Hakan Şükür gibiler bu ülkeden temizlenmeli…”
…
Bu yorumlar elbette son derece manidar. Ama daha da manidar olanı, bunların özenle seçilip yayımlanmış olması. Çünkü her ülkede radikal unsurların var olması doğaldır, ancak bunların öne çıkarılması bir kastı ima eder.
Unutmayalım ki yerleşik oligarşik düzene ve onun benimsetmeye çalıştığı dogmalara en ufak bir eleştiriyi 301. madde kapsamında suç kabul eden bir rejimden ve bu eleştirileri yapanları hedef gösteren bir basın anlayışından söz ediyoruz.
Tüm bunlardan sonra akıllara ister istemez cumhuriyetin ilk dönemi din karşıtı pozitivist akımın simge isimlerinden Kemalettin Kamu’nun şu dizeleri geliyor:
“Ne mucize ne efsun
Ne örümcek ne yosun
Çankaya yeter bize
Kabe Arab'ın olsun...”
Bu mısralarda cisimlenen olgusallık tapıcılığı tarihin tozlu sayfalarına karışalı uzun yıllar oldu. Ancak anlaşılan o ki bürokrasideki hakim anlayışın patolojik sanrılarıyla şekillenen sorgulanamaz ilkelere ibadet kültü ve “üzerine güneş gibi doğmak” için kenarda köşede karanlık arama faaliyetleri bir süre daha devam edecek.
Ancak hem değişimin karşı konulmazlığı hem de halkımızın buna verdiği destek şüphe götürmez bir gerçeklik durumunda. Bu da yapının kırılmasını kaçınılmaz kılıyor. Çünkü iç ve dış şartların sizi demokratik bir yapıya zorladığı günümüzde, özgürlükleri tehdit kabul eden devletçi bir korku zihniyetinin varlığını uzun süre devam ettirebilmesi mümkün değil.
Bu bağlamda korku siyasetinin süregelen yıpranması onulmaz bir şekilde hızlanacak, yıpranması hızlandıkça da korkuları kullanarak halkı güdebilme imkanı yok olacaktır.
Süreç halihazırda devam etmektedir ve geleceğin Türkiye’sinde artık ne Hakan Şükür’ü linç etmek isteyenlere ne de siyaset sahnesinde Öymen gibi politikacılara rastlanabilecektir.
Asıl mesele bu geleceğin ne kadar yakın olacağı.
Yetmiş yıl önce bizimle benzer gelişmişlik düzeyinde olan ülkelerin şimdi birkaç katımız zengin olduğu düşünülürse, sürecin hızlı olmasının ne kadar fayda sağlayacağını anlamak pek de zor olmasa gerek.
25 Nisan 2008
Tuesday, April 22, 2008
CHP'dir, trilyon bile kaçırsa yeridir
Siyasetin gündemi günlük kısır çekişmelerle şekillenmeyi sürdürürken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın elindeki önemli bir dosyayı Anayasa Mahkemesi Başkanlığına intikal ettirmesi ile gözler bir anda Cumhuriyet Halk Partisi’ne çevrildi. Çok ses getirmeye aday bu dosya, Kanaltürk’e CHP tarafından 3 milyon Amerikan Doları meblağında bir kaynak aktarıldığını ve bunun fatura kesilmeden, yani belgelenmeden yapıldığını ortaya koyan dokümanları içermekte.
Anlaşıldığı kadarıyla Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi 2004 ve 2005 yıllarında Kanaltürk televizyonuna ve Tuncay Özkan’a 4 milyon dolar transfer etmiş, ancak ortada sadece 1 milyon dolarlık bir fatura söz konusu. 3 milyon doların nereye gittiği ve niçin faturalandırılmadığı ise tam bir muamma.
CHP yetkilileri, şu an için bilindik “çamur atma, provokasyon” kelimeleriyle bezenmiş bir söylem içerisinde paranın belgesel çekimleri için avans olarak verildiğini iddia ediyorlar. Ancak ne kadar tuhaftır ki bu ödemelerin üzerinden 3-4 yıl geçmiş olmasına karşın ortada bir belgesel veya benzeri bir yapım yok. Bu da çok ciddi bir durumu, yani maliyeye karşı açık bir hileyi işaret etmekte ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre bu çeşit mali suçlar parti kapatma da dahil olmak üzere ciddi yaptırımları beraberinde getirmekte.
Eğer dosyada yer alan bilgilerin doğruluğu kanıtlanırsa, yeni bir “kayıp trilyon” vakasıyla karşı karşıyayız demektir.
Hatırlanacağı üzere 1997 yılında Refah Partisi’nin Hazine yardımını sahte belgelerle harcanmış gibi göstermesi nedeniyle Erbakan ve arkadaşları çeşitli cezalara çarptırılmışlardı. Muhtemelen RP Anayasa Mahkemesi tarafından laikliğe aykırı fillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle 1998 yılında kapatılmış olmasaydı, aynı yıl kayıp trilyon davası yüzünden kapısında kilidi görecekti. Nitekim Erbakan’ın siyasi yasağı bu olay yüzünden halihazırda devam etmekte ve kendisi 83 yaşında olduğu ve yürümekte dahi zorlandığı halde evinde göz hapsinde tutulmakta.
Tüm bunlara bakıldığında, yüce mahkemeye gönderilen dosya yüzünden CHP’nin ciddi bir endişeye kapılması için yeterli neden fazlasıyla bulunmakta.
Ancak her nedense partide büyük bir korku olduğu yönünde bir işaret almamaktayız. Bunun da belli bir temeli ve mantığı var. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin yaptırımlar konuda ciddi bir ikilem içerisine gireceğini öngörebilmek pek de zor değil.
Hafızalarımızı biraz tazelediğimizde, yüksek mahkemenin yakın geçmişte hukuksal teamüllere aksi yönde bir duruşu ifade eden 367 kararının altına imza atmış olduğunu görmekteyiz. Ayrıca mahkemenin, hukuksal sorumluluğu sadece vatana ihanetle sınırlı olan cumhurbaşkanını oy çokluğu ile Ak Parti’nin kapatılma davası içeriğine dahil ettiğini gözlemledik. Her ikisi de yüksek mahkemenin belli bir siyasi görüşü yansıtan kimliğini, hukuksal bakış açısının önüne aldığını ortaya koymakta.
Bundan hareketle, yine siyasi güdülerle hareket edebilecek olan mahkemenin yüz kızartıcı bir suç teşkil eden bu fiilin niteliğini hukuksal normlarla ele alamayabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Yani CHP’nin kapatılmayacağı, Deniz Baykal’a siyaset yasağı getirilmeyeceği ve daha hafif yaptırımlarla işin geçiştirileceği yargısına ulaşabiliriz.
Bu siyasi duruşun temel mantığı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok önemli bir yapı konumunda bulunması ve partinin kapatılmasının ulusalcı hareketin siyasi yelpazedeki örgütlenmesinde ciddi bir boşluk yaratacak olması gerçeğinde yatmakta.
CHP’nin kapatılmayıp Deniz Baykal’a siyasi yasak getirilmesi de işin kotarılmasına ve üstünün örtülmesine yetmeyebilir. Çünkü Baykal her ne kadar başarısız bir siyasetçi olsa da, örgütlenme ve rakiplerini tasfiye etme konusunda büyük bir maharet sahibi. Yokluğunun yaratacağı bir otorite açığı CHP’yi bir bunalımın, hatta bir bölünmenin eşiğine getirebilir. Bu bağlamda Baykal’ın uzaklaşmasından cesaret alacak parti içi muhalefetin, erki elinde tutan ulusalcı-ittihatçı kesim ile kapışması ve ciddi bir ayrışma yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Bölünmüş bir CHP ise, ulusalcı fraksiyon için ölümcül bir tehdit konumunda. Çünkü ulusalcılar geniş bir halk desteğinden mahrumlar ve siyasetlerini oligarşik bürokrasiye sırtlarını dayamak suretiyle manipülasyon yapabilme üzerine kurmaktalar. Bu strateji kapsamında en ciddi ve meşru siyasal dayanakları olarak gördükleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç çatışmalarla güçten düşmesi asla kabul edilemeyecek bir olguyu ifade etmekte. Demokrasiye daha fazla vurgu yapılıp militarizmden uzaklaşılması gerektiğini savunan muhalif hareketin partiyi ele geçirmesi ise onlar için bir kabustan farksız.
Türkiye’deki demokratik güçlerle mücadeleyi her platformda ilke edinmiş olan ulusalcıların, kendilerini zafiyete uğratacak bir yüksek mahkeme kararına müsamaha göstermeyecekleri ve bunu engellemek için türlü yollara başvuracakları çok açık. Bu bağlamda tüm deliller CHP ve Kanaltürk’ün aleyhinde olsa bile partinin kapatılmasını ve Baykal’ın siyasi yasaklı hale gelmesini beklemek fazla bir iyimserlikten öteye geçmeyecektir.
Çünkü Türkiye’de egemen ittihatçı anlayışın ve oligarşik bürokrasinin iktidarı sona ermediği müddetçe hukukun tam anlamıyla işleyebilmesi mümkün değildir. Buna bağlı olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlığını sürdürebileceği tek mecra da, bu yanar döner ortamdan başka bir yer değildir.
22 Nisan 2008
Friday, April 18, 2008
Atatürk'e en büyük zararı kimler veriyor
Geçtiğimiz hafta içerisinde, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan AB Komisyonu'nun Portekizli Başkanı Jose Manuel Barroso'nun Türkiye ziyareti gündeme damgasını vurdu. Bu konu hakkında uzun uzadıya yazılıp çizildi, çeşitli analizler ve görüşler kaleme alındı.
Yorumlar genellikle Barroso'nun cumhurbaşkanı, başbakan ve parti liderleriyle yaptığı görüşmeler ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmanın içeriği üzerinde yoğunlaştı.
Ancak bu önemli ziyaret sırasında çok ilginç ve gözden kaçmaması gereken başka bir olay daha yaşandı.
Barroso, üst düzey temaslarından sonra Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen "Türkiye'nin AB süreci" konulu bir konferansa katıldı ve kendi ülkesinde AB katılım süreci sırasında yaşanmış demokratik değişime dikkat çekmek için, "yaşanan siyasi dönüşüm mucize gibiydi" diye bir cümle kullandı. Sonra bir an için duraksadı ve "umarım sarf ettiğim 'mucize' kelimesini Türkiye'de laikliğe aykırı bulmazlar" dedi ve ardından salonda gülüşmeler yaşandı.
Bu "ti"ye alınma hadisesi, Türkiye'de süregelen rejim açısından hem üzücü, hem de düşündürücüdür. Çünkü dile getirilen sözler, Türkiye'deki hakim devletçi anlayışın dine yönelik tavrı karşısında kişisel olarak sadece Barroso'nun değil, kurumsal kimliğiyle Avrupa Birliği'nin ve dolayısıyla batı dünyasının bilinçaltındaki bakış açısını yansıtmaktadır.
Ne var ki tarafsız bir göz, bu yargıların pek de temelsiz sayılamayacağını teslim etmekte.
Çünkü dünyada emsali görülmemiş şekilde bir "kamusal alan" tanımlamaya kadar işi götürerek çağdaş hukuksal anlayışı yerle bir eden, bu kamusal alana başörtüsüyle girilmesinin cumhuriyeti yıkılabileceğinden endişelenen ve peruk takılması halinde bu tehdidin ortadan kalkacağına inanan despotik, bir o kadar da mizahileşmiş bir yapı söz konusu.
Ve bu hastalıklı yapı sadece dinsel öğelere karşı aşırı baskıcı bir tavır almakla kalmıyor, aynı zamanda demokratik açılımların da karşısında duruyor. Özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesine muhalefet ediyor, çetelerin deşifre edilmesine karşı çıkıyor...
Yapının kendi benliğini meşrulaştırmak ve hukuksallaştırmak amacıyla dile getirdiği sloganlar ise iç ve dış düşünsel dünyada taraftar bulmuyor, ciddiye alınmıyor. Çünkü çağdaş demokrasinin despotik yasalar bütünüyle değil, ancak evrensel hukuk ilkeleriyle güven altına alınabileceği çok iyi biliniyor.
Bu bağlamda nitelikli savunucular bulmakta zorlanan yapının entelektüel kapasitesi geri dönülemez bir şekilde süratle zayıflıyor ve bilişsel gücü hızla düşüyor. Tezleri geçmişin bilindik tekrarlarından öteye geçemiyor; yaşadığımız dönemle ilgili elle tutulur örnekler veremiyor ve 1920-30'ların dünyasına göndermeler yapmak zorunda kalıyor.
Bu da kısır söylemler içerisinde bir kaybolma halini ve geçmişin halen yaşanmakta olduğu sanısına sahip paranoyak bir dokuyu ima ediyor.
Türkiye'de günden güne taraftar kaybeden ve dünyada alay konusu olan bu hastalıklı anlayış sadece kendisini değil, sahip çıktığı değerleri de hızlı bir biçimde yıpratıyor. Çünkü bir fikrin veya fikirler bütününün reklamı, onu temsil ettiğini iddia eden kitlelerin davranışlarıyla şekillenir. Söz konusu fikirler bütünü özünde farklı olsa bile, o fikri sahiplenen insanların irrasyonel tavırları onun büyük bir zarar görmesini kaçınılmaz kılar.
Türkiye'deki bu problematik yapının failleri konumundaki oligarşik bürokrasi ve destekçilerinin savunduklarını iddia ettikleri fikirler bütünü ise Atatürkçülük. Maalesef bu kitle Atatürkçülüğü kendilerine bir üst kimlik olarak benimsemiş ve onu tekeline almış konumda. O kadar ki, Atatürk'ün fikirlerini yanlış yansıttıklarını belirtip kendilerine karşı çıkanları içlerinde barındırmayacak kadar militanlaşmış bir durumdalar ve farklı düşünceler ileri sürenleri ya işbirlikçi ya da dönek olarak adlandırıyorlar.
Bu kadar irrasyonalite ve kavrayışsızlık art arda gelince, o yapının kimseye bırakmadığı Atatürkçülüğün ve Atatürk'ün fikirler bütünün saygınlığının azalması da kaçınılmaz oluyor.
Bundan en büyük zararı, onulmaz bir şekilde yıpratılan Atatürk'ün manevi şahsiyeti görüyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin çağdışı ve gerçekliklere aykırı olduğuna inanan bir dünya kamuoyu, bu rahatsız dokunun histerileri sonucunda gittikçe güç kazanıyor.
Sağduyulu insanlarımız ise bunun gerçeği yansıtmadığı konusunda ne kadar çabalarsa çabalasınlar, Atatürk'ün fikirleri bu tepeden inmeci antidemokratik yapıyla özdeşleştirildiği sürece ellerinden bir şey gelmiyor.
Sonuç olarak da bir zamanlar İslam dünyasına en büyük zararı "Müslümanlığı kimseye bırakmayanlar"ın verdiği gibi, günümüzde Atatürk'e en büyük zararı "Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan" bu hastalıklı zihniyet veriyor.
18 Nisan 2008
Subscribe to:
Posts (Atom)