<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328</id><updated>2011-04-21T13:11:15.075-07:00</updated><title type='text'>Ömer Oduncuoğlu ile "Düşünceler"</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>25</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-3486423408403352276</id><published>2008-09-16T01:06:00.000-07:00</published><updated>2008-09-17T02:15:37.390-07:00</updated><title type='text'>TSK nereye koşuyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti geleneğine sahip olamayan toplumların dünya algılayışları, bu şansa erişebilmiş eşdeğerlerine göre ciddi farklılıklar gösterebilmekte. Nitekim demokratik toplumlarda özgürlüklerin yaşanması noktasında normal karşılanan pek çok talebin, otoriter bir yönetimi kanıksamış kitlelerde ciddi çatışmalar yaratabildiğini görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemlerde Türkiye’de de benzer bir ayrışma yaşandığını, hatta bunun toplumu ciddi bir kutuplaşmaya sürüklediğini söylemek mümkün. Bu derin sosyal çatlamanın statükocu kanadını oluşturan kesimlerin, reform yanlısı kitlelere göre azınlıkta kalmış olduğu bir gerçek. Ancak buna karşın söz konusu sınıfın hâlâ hatırı sayılır bir güce sahip olduğu ve geçmişten gelen etkinliğini elden bırakmaya pek de niyetli olmadığı ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir Türkiye’deki siyasi ortamın normalleşme eğilimine girecekmiş gibi görünmesinin, sivilleşmeden pek de hazzetmeyen bu cenah açısından ciddi bir can sıkıntısı yarattığı görülebiliyor. Çünkü normalleşen ve kendi kuralları içerisinde işlemeye başlayan bir siyaset alanı, askeri ve sivil bürokrasiye dayanan geleneksel devlet oligarşisinin giderek zayıflaması anlamına geliyor. Özellikle de siyasal iktidarın, statükonun en ciddi dayanak noktalarından biri olan cumhurbaşkanlığı makamını “ele geçirdiği” düşünüldüğü zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, statükocular için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her zamankinden daha fazla bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz. Zira eski kaleler “kaybedilse” dahi, TSK’nın siyasi erke tek başına karşı koyabilecek kadar güçlü olduğuna dair inançlarını sürdürüyorlar. TSK’nın yeni komuta kademesinin eylemleri de, bu kesimin sararmaya yüz tutmuş umutlarını tekrar yeşertebilecek nitelikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Meşruiyet sıkıntısı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı bireylerde olduğu gibi, kurumlarda da zihinsel yapıların oldukça katı, alışılagelmiş düşünce kalıplarının evrim geçirmesinin ise bir hayli zor olduğunu bilmekteyiz. Hiç şüphesiz TSK da bu konularda bir istisna teşkil etmiyor. Bu nedenle uzun sayılabilecek bir sessizliğin ardından orduda yaşanan son hareketlenme, kemikleşmiş bir vesayetçi anlayışının yeniden kıpırdanması olarak değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu çıkışlar, ordunun demokratikleşme ve hukuk devleti karşısındaki çabalarının ne denli anlamlı olduğunun sorgulanmasını da kaçınılmaz kılıyor. Çünkü tarihsel dinamikler, toplumsal hareketlerin karşı konulamaz gücünün her türlü dokuyu er ya da geç değişime zorlayacağını bize söylemekte. Bu nedenle değişim karşıtı duruşun ne kadar sürdürülebileceği ciddi bir soru işareti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanında, ordunun eylemlerinin kamuoyu nezdinde ikna edici bir meşruiyete dayanacak biçimde oluşturulması, söz konusu duruşun kabul görebilmesi için mutlak bir zorunluluk gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Nisan e-muhtırasının ardından yapılan genel seçimlerde iktidarın almış olduğu büyük halk desteği, bu meşruiyetin artık kaba bir Kemalist söylem ile sağlanamayacağını açıkça ortaya koymuştu. Dolayısıyla ordunun kendini meşru gösterebilecek daha zengin söylemlere ihtiyacı olduğu bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner’in geçtiğimiz ay düzenlenen devir-teslim töreninde yaptığı konuşma, bu alanda bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Bilindiği üzere bu konuşma, son dönemin popüler kavramları olan “küreselleşme”, “postmodernizm” ve “asimetrik tehditler” gibi çokça tartışılan öğelerle bezenmiş bir içeriğe sahipti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bu görüntüyü, TSK’nın dünya algılayışının yalnızca sığ bir slogancılıkla değil, entelektüel fikirler bütünüyle şekillenmiş olduğu izlenimini vermenin bir çabası olarak da değerlendirebiliriz. Nitekim TSK’ya yakınlığıyla bilinen Radikal gazetesi yazarı Mehmet Ali Kışlalı da 12.09.2008 tarihli yazısında Işık Koşaner’i överek ordudaki bu yeni “irdeleme süreci”nin “uç liberal görüş yanlıları”nı tedirgin ettiğini iddia ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyleyken, liberalleri bu denli endişeye sevk eden değerlendirmelerin ne olduğunu merak etmemek olanaksız. Zira TSK’nın entelektüel saptamalarda ne kadar derinleşebildiğini ve ileride nasıl bir yol izlemeye niyetli olduğunu, bu orijinal savları inceleyerek tespit etmek mümkün olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bireysel hak ve özgürlükler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Org. Işık Koşaner’in konuşmasında bizi ilgilendiren ilk husus, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından birisi olan hak ve özgürlükler noktasında yapmış olduğu saptama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşaner’in bu konudaki ifadeleri şu şekilde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek kaydıyla, kültürel zenginliklerin yaşanması için yapılan düzenlemeler, daha fazla demokrasi söylemleriyle toplumsal talepler haline getirilip siyasal alana götürülmeye çalışılmamalı, kutuplaşma ve ayrılaşmaya meydan verilmemeli ve ülke güvenliği tehlikeye atılmamalıdır. Teröre karşı yürütülen mücadelede ana hedef, örgüte ve destekçilerine terörle hedeflerine ulaşamayacaklarını göstererek başarı umutlarının yok edilmesidir...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşıldığı kadarıyla Işık Koşaner, meşru kültürel taleplerin bireysel düzlemden genele kaydırılması halinde ülke güvenliğinin tehdit altına girebileceğinden endişe ediyor ve bunların makro düzeyde gündeme alınmaması gerektiğine özellikle vurgu yapıyor. Aksi halde bir ayrımlaşmanın ortaya çıkabileceğinden kaygılanan Koşaner, bu çeşit bir durumun PKK’nın işine yarayacağının da altını çiziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TSK’nın bireysel hak ve özgürlük taleplerine bile uzun zaman şüpheyle yaklaştığı düşünüldüğünde, bu sözlerin belli bir aşamayı ifade ettiği düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki böyle bir tespit hayli iyimser ve temelsiz olmaya mahkum. Çünkü Koşaner’in ortaya çıkmasından endişe duyduğu toplumsal düzlem hem demokratik toplumun vazgeçilemez bir gereği, hem de bireysel düzlemlerin açık bir bileşiminden başka anlama gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin kültürel haklar bağlamında şikayeti bulunan bir Kürt vatandaşının, benzer sıkıntıları paylaşan diğer bireylerle bir araya gelerek daha geniş bir düzlemde konuyu gündeme taşıması, bizzat kendi temel hak ve özgürlüklerin vazgeçilemez bir parçası. Benzer şekilde gayrı müslim vatandaşların taşınmazlarıyla ilgili sorunlarını dile getirmeleri ve meseleyi genel bir talep olarak siyasi arenada tartışmaya açmaları, birey olmanın sağladığı hukukun kullanılmasından farklı bir mana ifade etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla demokratik kitlesel taleplere getirilecek kısıtlamaları savunmak, bireysel özgürlüklerin de budanması gerektiğini ima ediyor. Böyle bir durum, hiç şüphesiz devleti oluşturan hakim zihniyetin hazzetmediği problemleri hasıraltı etmekle ve vatandaşları da bu duruma razı bireyler haline sokmakla eşdeğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da çok açık bir biçimde otoriterliğin normalleşmesi demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa toplumun, Koşaner’in düşündüğünün aksine oldukça demokrat bir pozisyonda konumlanma eğiliminde olduğunu söylemek mümkün. Üstelik bu demokrat ivme, bireylerin diğer farklı kimliklerin haklarına eskisi gibi kayıtsız kalmadıklarına tanık olmamızı sağlayacak kadar da güçlü görünüyor. Muhafazakarların hatırı sayılır bir kısmının Kürt sorununda reformist bir tutum takınması veya sosyalistlerin kayda değer bir bölümünün türban serbestisine ateşli bir biçimde destek çıkması, bu eğilimin sayısız örneklerinden sadece ikisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Etnik çeşitlilik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Kara Kuvvetleri Komutanı’nın siyasi gündeme ilişkin değindiği bir diğer konu da etnik çeşitlilik. Koşaner düşüncelerini şu sözlerle ortaya koyuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Ulus ötesi sosyal ve kültürel hareketler ile etnik çeşitlilik, ulusal birlik ve güvenliği tehdit eder hale gelmiştir… Demokrasi ve insan hakları gibi çağdaş değerler de istismar edilerek çok iyi gizlenebilmektedirler. Ulus devletler adeta demokrasi adına dağılmaya, insan hakları adına da bölünmeye mahkum edilmektedirler...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşmenin, farklılıkların rahatlıkla ifade edilebildiği bir ortam yarattığını ve çeşitli sivil toplum örgütleri kanalıyla bu farklılıkların kamusal alanlara daha kolay taşınabildiği bir atmosfer meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bu şekilde devletlerin hegemonik yapılarını sorgulayan ve ulus devletlerin kendi algılayışlarına göre tanımladıkları kavramlara farklı boyutlar getiren yeni yaklaşımlar da ortaya çıkmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Koşaner’in savunduğu gibi tüm bunların doğal bir sürecin parçası olmadığını iddia etmek son derece tuhaf kaçıyor. Çünkü sosyal alışverişlerin üst düzeye çıktığı böyle bir süreçte yapıların kendi aralarında etkileşime girmemesi düşünülemez. Bu da, temel hak ve özgürlükler bağlamında çağdaşlarına nazaran yetersiz durumda bulunan kesimlerin daha geniş özgürlük taleplerinde bulunmasını kaçınılmaz hale getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu etkileşim sonucu hak taleplerinin artıyor olması veya bunların etnik ya da kültürel öğeler içermesi, söz konusu taleplerin mutlaka temelsiz olduğu anlamına da gelmiyor. Zira kişi temel hukukunun etnik bilinçlenmeyi ve kültürü özgürce yaşayabilme hakkını kapsadığı zaten hukuk devletlerince uzun zamandır kabul edilmekte. Dolayısıyla bu isteklerin genel bir nitelik kazanmasından şikâyetçi olmak, ülke içindeki demokratik ortamın yetersizliğinin bir itirafı gibi duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bu noktada asıl sıkıntı, etnik unsurların özgürce ifade bulabileceği yeni bir yapılanmayı tehdit olarak algılayan TSK’nın ulus devleti kutsayan kalıplaşmış fikir yapısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz böyle bir duruş şaşırtıcı olmaktan oldukça uzak, çünkü TSK felsefesinin temelinde yatan 1930’ların Kemalist bakış açısının da toplumsal farklılıkları yadsımış olduğunu ve heterojen kimlikleri homojen bir “laik-Türk” kimliğinde eritmeyi amaçladığını bilmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten Org. Işık Koşaner’in konuşmasının ilerleyen bölümünde, bu anlayışın ipuçlarının sergilendiğini görebiliyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Cumhuriyet devrimi ile ümmet toplumdan laik ulus devlete geçişte etnik ve dinsel farklılıklara bağlı olmayan, ancak dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydasında buluşan siyasal, hukuksal ve sosyal bir birliktelik sağlanmıştır. Ulus devletimizin var olması ve daha da güçlenmesi, bu ortak paydanın herkes tarafından içtenlikle benimsenmesi ve gözetilmesiyle gerçekleşir. Etnik, kültürel, ideolojik ve benzeri nedenlerle farklılık iddiaları, sadece ulusumuza zarar verir...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse Koşaner, cumhuriyet devrimiyle etnik çeşitliliğe dayanmayan “yeni bir yapı” inşa edildiğinden bahsederek, toplumun özünde var olan farklılıkları zaten zımnen kabul etmiş oluyor. Ancak hemen ardından bunların tekrar ortaya dökülmesinden duyduğu büyük rahatsızlığı dile getirmesi, değişik unsurları yok sayan katı ulus-devlet mantığının adeta günümüzdeki uzantısını resmediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki etnik çeşitliliği yok saymak, farklı grupların kendi ırksal farkındalıklarından uzak kalmalarını her zaman garanti edemiyor. Nitekim onlarca yıl görmezden gelinen Kürt meselesinin nihayetinde PKK terörü olarak Türkiye’nin karşısına çıkması bu tespiti destekler nitelikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik ayrılıkçı terörün, kimlik tartışılmalarının ve “farklılık iddialarının” söz konusu dahi olmadığı zamanlarda olgunlaşmış olduğu gerçeği, Koşaner açısından bile son derece çarpıcı olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Postmodern yuvalanmalar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık Koşaner’in en ilginç tespitlerinden bir tanesi ise, hiç şüphesiz postmodernizm ile ilgili olanı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana çıkaran girişimlerle ulus devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır. Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan postmodern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumdaki büyük zihniyet dönüşümleri, yeni bir dış çevre üreteceği için statükonun eski yapılarının da evrimleşmesini ve yeni dış çevreye uyum sağlamasını zorunlu kılar. Bu genel geçer kural, aynı zamanda bünyelerin statükoya bağımlılığı ne denli fazla ise, yeni düzeni kabullenmelerinin ve kabuk değiştirmelerinin de bir o kadar sancılı olacağı anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan bu sancıyı en çok hissedecek olan kurumların başında TSK gelmekte. Zira Koşaner’in söyledikleri, modernizmin ardından oluşan yeni dünyayı anlamaktan son derece uzak bir kafa yapısını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster “postmodern” kavramıyla ifade bulsun, isterse “modernizmin evrimleşmesi” olarak nitelendirilsin, merkeziyetçi ulus devletleri ciddi krizlere sürükleyen bir düşünsel dönüşüm söz konusu. Sayısız akademik çalışmaya konu olan bu gerçekliği “kurgu” olarak nitelemek herhalde talihsizliğin de ötesinde ciddi bir gözü kapalılığı ifade etmekte. Böyle irrasyonel bir tavır, tipik bir kaçış mekanizmasını ve kabullenememe psikolojisini çağrıştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki tüm hızıyla devam eden bu süreci klasik parametrelere çözümleyebilmek artık olasılık dışı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TSK’nın ise hâlen 1930’ların klasik modernizm mantığıyla hareket etmekte olduğu düşünüldüğünde ne vesayetçi anlayışı hararetle savunması, ne de ülkenin bekasını tek tipleşmiş vatandaş profilinde araması bize şaşırtıcı geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öngörüsüzlüklerin, TSK’yı Türkiye toplumu nezdinde daha etkin ve saygıdeğer bir konuma getirmeyeceği son derece açık. Çünkü kabul etmesi zor olsa bile, modernizmin “kutsal ordu” kavramı tıpkı “kutsal devlet” mantığı gibi tarihe gömülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla yadsınılan yeni “postmodern” dünyada Türk ordusunun vatandaşlardan göreceği teveccüh artık ürettiği retorikle değil, bireylerin kimliklerine ve inançlarına göstereceği saygıyla doğru orantılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TSK’nın bu noktaya ne zaman geleceği ve statükoyu korumak uğruna neleri göze alabileceği hâlen meçhul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kesin olan bir şey varsa, o da bu şekilde devam ettiği sürece pek bir şansının olmayacağı ve toplum vicdanındaki yıpranmasının giderek onulmaz bir hale geleceği.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;16 Eylül 2008&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-3486423408403352276?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/3486423408403352276/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=3486423408403352276' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3486423408403352276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3486423408403352276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/09/tsk-nereye-kouyor.html' title='TSK nereye koşuyor'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-8023657254818148495</id><published>2008-08-01T05:47:00.000-07:00</published><updated>2008-08-01T05:50:01.570-07:00</updated><title type='text'>AK Parti niçin "kapatılamadı"</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’nin kapatılmamasına yönelik kararı daha uzunca bir süre tartışılacağa benziyor. Bu açıdan farklı kesimlerin kendi ideolojik duruşlarına göre yorumlar yapacağı ve yargı mekanizmasına karşı yeni tutumlar geliştireceği farklı bir sürece girme ihtimalimiz hayli yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ilk işaretini Cumhuriyet Halk Partisi İzmir milletvekili Canan Arıtman vermiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arıtman, Anayasa Mahkemesi’nin kararı hakkındaki görüşleri sorulduğunda, yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve kızgınlığı şu sözlerle ifade etmiş: “Bundan sonra Türkiye’de yargının rejimin teminatı olup olmayacağı konusunda bende bir soru işareti oluştu. Kişisel görüşüm, Anayasa bir kere delindi. Bunda sonra delik deşik bir Anayasa ve delik deşik Anayasa Mahkemesi olur”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arıtman bu değerlendirmesiyle pek çok ulusalcının hislerine tercüman olmuş gibi görünüyor. Zira yüksek yargı ulusalcılar tarafından her zaman laikliğin yılmaz kalelerinden biri olarak kabul edilmekteydi. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin son birkaç yıl içerisinde verdiği kararlar, mahkemenin ne denli siyasallaşmış bir kalıba büründüğünü ve kanunların anayasaya değil, Kemalizm’e uygunluğunu denetler bir hale geldiğini tüm netliğiyle gözler önüne sermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Beklenmeyen Bir Gelişme&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların ışığında, bu davanın kapatılmayla sonuçlanmaması için hiçbir neden de görünmemekteydi. Nitekim iddianamenin sunulması sonrası, raportör Osman Can’ın davanın reddine ilişkin görüşüne karşın mahkeme dosyayı işleme almakta fazla tereddüt göstermemişti. Üstelik Anayasa’ya göre ancak vatana ihanet suçuyla yargılanması söz konusu olan cumhurbaşkanının da sekize karşı üç oy çokluğuyla davaya dahil edilmesi uygun bulunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyleyken, çoğunluğu Ahmet Necdet Sezer’in atadığı üyelerden oluşan ve ideolojik yaklaşımları oldukça belli olan bazı yargıçların AK Parti’nin kapatılmaması yönünde oy kullanmış olması hayli ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da ilginci, evrensel hukuk anlayışında yeri olmayan “odak olma” suçunun işlendiğine, ancak bunun “ağır bir biçimde vuku bulmadığına” kanaat getirilmiş olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bir yandan partinin rejimi tehdit eder potansiyeldeki fikirlerin bir araya toplanma yeri olduğunun altı çiziliyor, diğer yandan da bu tehlikenin henüz olgunlaşmamış olduğundan hareketle partiye verilen para cezası ile yetiniliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en çarpıcı yönü ise, bu potansiyeli açığa vurduğu iddia edilen ve bunu eylem ve söylemleriyle göstermiş olan parti yetkililerine hiçbir kişisel yaptırımın öngörülmemiş olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani AK Parti’li yetkililer tarafından ortaya konan icraat ve ifadelerin suç olmadığı, ama suça meyleder bir psikolojiyi kendi içerisinde barındırdığı gibi tuhaf bir saptama söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir mantığın, herhangi bir bireyin “suça yatkın olabileceği” varsayımıyla suç sayılacak filleri gerçekleştirmeden önce cezalandırılmasından pek de bir farkı yok. Bu denli gayrı hukuksal ve arkaik bir düşünce tarzının iki binli yıllarda halen geçerli olabileceğini görmek oldukça düşündürücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunca tuhaflığın ortasında insan doğal olarak, hukuksal bakış açısını çoktan kaybedip siyasallaşmanın doruklarına ulaşmış olan Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatmaktan niçin özellikle imtina etmiş olduğu düşünmeden edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Varsayımların Tutarsızlığı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu açıklama noktasında biraz “naif” bir tavır takınanlar kabaca iki temel varsayıma dayanmaktalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların ilki, kapatmayı gerektirecek bir suç göremeyen mahkeme üyelerinin bu gerçekliği teslim ettikleri ve kendilerine yakışanı yaparak “hukuksal” davrandıkları tezinden yola çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddianamedeki Danıştay saldırısının şeriatçı bağlantısının boşa çıkmış olması, zaten başörtüsünden başka elle tutulur bir şey bırakmamış vaziyette. Bu konudaki söylemlerin de “düşünce özgürlüğü” bağlamında değerlendirilmesi doğal olduğuna göre, mahkeme üyeleri her türlü ideolojik kaygılarına karşın partinin kapatılmaması yönünde görüş bildirmiş durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu varsayım, mahkemenin bundan iki ay kadar önce başörtüsü serbestisi yönündeki anayasa değişikliğini reddetmiş olduğu gerçeği göz önüne alındığında oldukça havada kalmakta. Zira hukuksal objektifliğe bu denli bağlı oldukları varsayılan Anayasa Mahkemesi üyeleri söz konusu davada yetkilerini açıkça çiğneyerek bir anayasa değişikliğini esastan incelemişler ve bu incelemeyi meşruiyetlerini bizzat kendisinden aldıkları anayasanın amir hükmüne karşı gelerek yapmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik yine anayasada açıkça belirtilmiş olmasına karşın, iptal kararının gerekçesi de açıklanmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen dokuz haftalık süreç içerisinde ne mahkemenin dünya görüşünde ne de üyelerin hukuk algılayışında değişim olduğuna dair elimizde bir veri bulunmadığına göre, bu varsayımını kabullenmek için bir neden olmadığını ifade etmek pek de yanlış olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ve daha güçlü bir varsayım, mahkemenin Türkiye’nin ekonomik gidişatındaki olası bir bozulmayı ve uluslararası anlamda uğrayacağı prestij kaybını göz önüne alarak siyasi bir değerlendirme yaptığı ve AK Parti’nin kapatılması gerekliliğine inanmasına karşın ülke çıkarlarını düşünerek bundan vazgeçtiği yönünde. Böylece AK Parti’ye ikinci bir şans daha tanınarak Türkiye’nin önünün kapanmaması için gerçek bir fedakârlıkta bulunulmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu varsayım da Anayasa mahkemesi’nin daha önceki icraatları düşünüldüğü zaman hayli iyimser duruyor. Zira 27 Nisan e-muhtırasının ardından mahkemenin verdiği 367 kararı Türkiye’nin dünyadaki itibarını fazlasıyla sarsmaya ve ülkenin bir yarı-askeri cunta rejimi olarak yaftalanmasına fazlasıyla yetmişti. AK Parti iddianamesi de büyük bir çoğunlukla kabul edilirken de ekonomik sarsıntıya fazla aldırış edilmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik hali hazırda AK Parti’nin kapatılacağı olasılığı piyasalarda fiyatlanmışken ve AB’nin tepkileri de göreceli olarak yumuşamış durumdayken, mahkemenin gösterdiği bu “fedakârlık” son derece garip kaçıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, bu kapatmama kararını anlamlandıracak daha güçlü bulgulara ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Muvazzaflar Sorunu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda gereksinim duyduğumuz malzemeyi bize “Ergenekon davası” fazlasıyla sağlamakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta iddianamesi yayımlanan Ergenekon Terör Örgütü’ne üye olmakla suçlanan pek çok ünlü isim arasında, başta örgütün lideri olmakla itham edilen Veli Küçük olmak üzere bazı emekli subaylar da bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıncı dalga tutuklamalarla beraber bu isimlerin arasına 1. Ordu Eski Komutanı Hurşit Tolon ve Jandarma Eski Genel Komutanı Şener Eruygur’un da eklenmiş olması hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetlerinde ciddi bir rahatsızlık yaratmış durumda. Zira bu denli yüksek rütbeli emekli subayın örgüt içerisinde yer aldığı iddiası, muvazzaf TSK mensuplarının bazılarının da hali hazırda bu yapılanma içerisinde olabileceklerini ciddi biçimde ima ediyor. Çünkü bu isimlerin çete faaliyetleri esnasında hiçbir muvazzaftan yardım almamış olması veya hali hazırda hiçbir görevli subayla bu yasadışı organizasyon bağlamda ilişki halinde bulunmamaları akla çok yatkın gelen bir durum değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün de bir nevi zımni kabule yanaştığı Özden Örnek’in darbe günlüklerinden “sarıkız” ve “ayışığı” kod adlı iki darbe girişimi planlandığını bilmekteyiz. Kamuoyundaki genel kanı da günlüklerin iddianamede mutlaka yer alacağı yönündeydi. Böylece Ergenekon oluşumunun ordudaki uzantılarının kovuşturmaya resmen dahil edilmesi ve pek çok farklı rütbelerdeki muvazzafın örgüt üyesi olduklarının deşifre edilebilmesi mümkün olabilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki böyle bir durumun TSK’yı toplum nezdinde ve uluslararası planda ne kadar yıpratacağını öngörebilmek pek de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faili meçhul cinayetlere bulaşan ve bir darbe ortamı yaratabilmek için türlü manipülasyonu meşru sayan illegal bir örgütün kendi mensupları içerisinde de kök salmış olabileceği gerçeği ve bunun tüm çıplaklığıyla ortaya dökülebilme olasılığı Silahlı Kuvvetlerde derin bir endişe ve huzursuzluk yaratmaya fazlasıyla yetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla kesin kanıt bulunmamasına karşın şüpheli görüldüğü için ucu açık bırakılan birtakım yargıların aksine iddianamede, “Ergenekon Terör Örgütü’nün TSK ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır” ibaresinin kullanılması, adeta belli bir noktada durulmuş olduğu izlenimini vermesi açısından oldukça dikkat çekici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ek olarak darbe günlüklerinin beklenenin tersine iddianame kapsamına alınmaması, TSK’nın bu hassasiyetinin dikkate alınmış olduğunun diğer bir göstergesi gibi duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti hükümetinin bu soruşturmaya verdiği destek düşünüldüğü zaman, savcılığın böyle bir yola hükümetten bağımsız olarak başvurduğunu söylemek pek mümkün değil. Hükümetin Ergenekon soruşturmasına TSK’yı doğrudan karıştırmama yönünde atmış olduğu olası bir adım ise, bunun mukabilinde ne çeşit taahhütler almış olabileceği sorusunu gündeme getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu mantık zinciri bize TSK’nın doğrudan veya dolaylı olarak Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerine AK Parti’nin kapatılmaması yönünde bir telkinde bulunmuş olabileceğini fazlasıyla ima etmekte. Üstelik TSK’nın Anayasa Mahkemesi üyeleriyle böyle bir dirsek temasında olamayacağını söylemek de mümkün değil çünkü bir süre önce ortaya çıkarılan Paksüt – Başbuğ buluşması hâlâ anlamlı bir örnek karşımızda duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer böyle bir ilişki söz konusuysa, ortaya çıkan sonucun bu ilişkinin varlığı konusunda mümkün olduğunca şüphe uyandırmayacak bir içeriğe sahip olması büyük önem taşımakta. Bu açıdan mahkeme üyelerinin oy dağılımındaki radikal bir değişimin göze batma ihtimali oldukça yüksek olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim 6’ya karşı 5 gibi bir sonucun ortaya çıkmış olması oldukça mantıklı görünüyor. Böylece hem AK Parti’nin kapatılmamasına karşın kıl payı kurtulmuş olduğu görüntüsü veriliyor, hem de ulusalcı muhalefete çoğunluk üyelerinin karşı yönde oy kullanmış olmasıyla bir söylem üretme imkânı tanınıyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin Demokles’in kılıcı gibi her an AK Parti’nin tepesinde durduğu izlenimi de kamuoyuna yeterince yansıtılmış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaybeden Ulusalcılar&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullar altında Ergenekon soruşturmasının artık muvazzaflara dokunma olasılığı oldukça düşük görünüyor. Ancak aleyhlerinde kuvvetli deliller bulunan ve faaliyetleri deşifre edilmiş olan başta Veli Küçük olmak üzere birçok emekli subayın gözden çıkarıldığı aşikâr. Bu yasadışı çetenin muvazzaflar arasındaki uzantılarını uzun vadede temizleme görevi ise TSK’nın kendisine düşüyor. Zira artık TSK’nın bu denli ağır bir yükü taşıması pek mümkün görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine siyaset dışı yeni bir konum belirlemeye istekli görünen TSK için bu hem oldukça mantıklı duruyor, hem de siyasetin asıl zeminine kayması açısından benimsenmesi gerekli bir tavrı ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda önümüzdeki dönemin Yüksek Askeri Şura toplantılarında terfi edilmeyen veya emekliliğe sevk edilen pek çok muvazzafla karşılaşmamız çok şaşırtıcı olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu karmaşık denklem içerisinde kaybeden tek kesim ise, tüm kartlarını siyaset dışı unsurların müdahalesi üzerine oynamış olan ulusalcılar. Çünkü TSK’nın kendini siyaset arenasının dışına çekmesi ve yargının ideolojik bakış açısını terk etmek durumunda kalması, siyasetin normalleşme sürecine girdiğini ima ediyor. Normalleşmeye başlayan siyaset ortamı da, bu ortamda yer alan aktörleri “gerçek siyaset” üretmeye mecbur bırakan bir niteliğe sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli olarak siyaset dışı unsurlardan medet uman güdük bir politik yaklaşımın böyle bir süreçte etkinliğini kademeli olarak yitirmesi ve ufalanması kaçınılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ulusalcılar AK Parti’nin odak olduğunun tescillendiği tesellisiyle avunadursun, Canan Arıtman’ın sözlerinde ifade bulan onulmaz karamsarlık hali bu gerçekliğin açık bir itirafından başka bir anlama gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;1 Ağustos 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-8023657254818148495?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/8023657254818148495/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=8023657254818148495' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8023657254818148495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8023657254818148495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/08/ak-parti-niin-kapatlamad.html' title='AK Parti niçin &quot;kapatılamadı&quot;'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-4668784333754687876</id><published>2008-06-23T08:02:00.000-07:00</published><updated>2008-06-24T00:39:38.162-07:00</updated><title type='text'>Batılılaşma bağlamında Kemalizm ve Ulusalcılık</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çağdaş uygarlığın vazgeçilmez gereklerinden biri olan demokratik toplumun tesisi söz konusu edildiğinde yan çizenlerin, devamlı olarak tam bağımsız bir Türkiye’den bahsetmeleri elbette bir tesadüf olmaktan uzak. Zira tam bağımsızlık kulağa oldukça hoş gelen, ancak ona vurgu yapanların zihniyetlerinde farklı yönlerde araçsallaştırılabilecek bir kavram. Özellikle de söz konusu zihniyet otoriter bir yönetimin sürekliliğini ima etmekteyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçekliği en çarpıcı şekliyle, tam bağımsızlık kavramını sıklıkla kullanan ulusalcı bakış açısında gözlemleyebilmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcı felsefe, post modern dinamiklerin tüm dünyayı şekillendirdiği ve küreselleşmenin daha demokrat ve katılımcı yapıları zorladığı günümüzde içe kapanmacı ve baskıcı bir düzenin savunucusu olarak ön plana çıkmakta. Bu nedenle ulusalcılar Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine kesinlikle karşılar ve AB’nin Türkiye’ye “dayattığı” demokratik ve hukuksal açılımların ülkeyi bölmeyi ve ele geçirmeyi ifade eden büyük bir komplonun parçası olduğunu ileri sürmekteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki günümüzün siyasal ve toplumsal çevresi statik olmaktan son derece uzak. Dolayısıyla da yeni dinamiklerin yarattığı olgulara “karşı duruş” sergileyenlerin ciddiye alınabilmeleri için alternatif çözümler ortaya koyabilmeleri gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda ulusalcıların ürettiği alternatif son derece basit ve yüzeysel: “her türlü dinamiği M. Kemal Atatürk dönemine referans vererek algılamak ve o dönemki uygulamalara göre sorunları çözümlemeye çalışmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca da söz konusu dönemde hayata geçirilen politikaların tamamının mutlak doğruluğunu ve ebedi geçerliliğini peşinen kabullenmek bir zorunluluk haline geliyor, yoksa bu bakış açısının çökmesi ve anlamsızlaşması kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir durum da, doğal olarak bizlere ulusalcıların M. Kemal Atatürk’ün uygulamalarına karşı samimiyetlerini sınamak için bir imkan sağlıyor. Bu bağlamda 1923 – 1938 arası dönemde Atatürk’ün batının temsil ettiği değerler ve bakış açısına karşı nasıl bir politika izlemiş olduğu kritik bir öneme sahip. Zira söz konusu zaman dilimi ulusalcılar tarafından “tam bağımsızlığın doruklarına ulaşıldığı dönem” olarak kabul ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Kemal Atatürk’ün dünya görüşünü yansıtan ilke ve devrimlerinin hayata geçirildiği dönemin düşünsel temelleri için pek çok tespitte bulunabilmek mümkün. Bunlardan bir tanesi de, kökleri Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler zamanına dek uzanan modernleşme ve batılılaşma hareketlerinin en açık şekliyle hayata geçirildiği dönemin bu zaman dilimine denk gelmiş olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ek olarak M. Kemal Atatürk’ün batılılaşma konusunda Osmanlı modeline göre daha radikal bir tavır aldığını da görmekteyiz. Nitekim kendisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en üstün döneminde bile Batı’ya yüz çevirmiş olmasını ciddi bir hata olarak nitelendirmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun ilerlemesi için de bu yegane uygarlığa bakılması gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, Batı’ya karşı elde ettiği muzafferiyetler nedeniyle üstünlük duygusuna kapılarak kendini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrarlamayacağız&lt;/em&gt;”*.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir arka plan dahilinde, zamanın bazı aydınlarının savunduğu üzere batılılaşma hareketlerinin yalnızca bir teknoloji transferinden ibaret kalmayacağını kestirebilmek pek de güç değildi. Nitekim öyle de oldu ve Osmanlı modernleşmesinde bir araç olarak kullanılan batılılaşma kısa bir zamanda cumhuriyet kadrolarınca bir amaç haline getirildi ve çağdaş bir toplumun olmazsa olmaz şartı olarak benimsendi. (Hiç şüphesiz bu durum, Osmanlı modernleşme çabalarıyla cumhuriyet batılılaşmasını ayrıştıran temel faktör olarak karşımıza çıkmaktadır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna paralel olarak, ülkeyi geri kalmışlığa mahkum ettiğine inanılan Osmanlı toplumu fikir ve dünya algılayışının büyük ölçüde ortadan kaldırılmasını ve yerine batılı bir yaşam ve düşünce tarzının ikame edilmesini amaçlayan politikalar da son hızla hayata geçirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu doğrultuda tasarlanan yeni yapının hukuksal temelini Avrupa’dan değişikliğe uğratılmadan getirilen Ticaret Kanunu, Ceza Kanunu ve Medeni Kanun gibi bütünler oluştururken, kıyafette yapılan yenilikler, Latin harflerinin kabulü, hafta tatilinin Pazar gününe alınması, Soyadı Yasası, uluslararası takvime geçilmesi ve çok sesli Batı müziğinin benimsenmesi gibi geniş bir batılılaşma pratiğin de ayrıca uygulamaya konduğuna tanık olmaktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunların ışığında, Kemalist devrimin modernleşmeyi batılı yaşam tarzı üzerinden okuduğunu, batılı bakış açısını içselleştirdiğini ve toplumu bu yönde kanalize etmek için şekillendirici bir uğraş verdiğini net bir biçimde söyleyebilmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde bu politikanın başarısı, Prof. Dr. Şerif Mardin’in “imam – öğretmen” ayrışmasında ifade ettiği gibi tartışmalı olsa da, şehirli kitlelerin büyük ölçüde batılı bir yaşam biçimini benimsemiş olduklarını görmekteyiz. Çoğunluğu oluşturan muhafazakar tabakanın ise geleneklerini korumakla birlikte küreselleşmenin de etkisiyle kabuk değiştirdiğine ve söz konusu yaşam tarzı konusunda eskisi kadar yadırgayıcı olmadığına tanık oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla işin pozitivist boyutu bir kenara bırakıldığında, batıyla bütünleşme ülküsünün en azından toplumsal zihniyet nezdinde başarısızlığa uğradığını iddia edebilmek pek de kolay değil. Tam da bu noktaya vurgu yapan ünlü tarihçi ve Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis de Türkiye’nin kamu hayatının önemli alanlarında batılılaştırıcı devrimin başarıya ulaştığını ve geri dönülemez bir dönüşümü başardığını dile getiriyor. **&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarihsel ve sosyolojik tespitler karşısında, ulusalcılığı savunanların batıya dayalı çağdaşlaşma ve yenilenme çabalarına karşı takındıkları tavırlara M. Kemal Atatürk’ün uygulamalarını örnek göstermeleri doğal olarak son derece ciddi bir tutarsızlığa işaret ediyor. Özellikle de sivil bir anayasa çatısı altında kanunları AB müktesebatına uygun hale getirmeye çalışan siyasi erkin ihanetle suçlanması, cumhuriyetin erken dönemlerinde en temel kanunların bizzat Atatürk’ün emriyle Avrupa’dan doğrudan intikal ve tercüme edildiği göz önünde bulundurulduğunda son derece ironik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada, ulusalcı bakış açısının M. Kemal Atatürk’ün dinamik duruşuna karşı ne denli statik bir noktada olduğunu görebilmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta belki de ulusalcılık, Kemalizm’in öngördüğü batılı şekilsel değişimi gerçekleştirmiş, ancak çok daha hayati olan zihinsel dönüşümde güdük kalmış bir kitleyi bizlere tanımlıyor. Çünkü karşımızda batılılaşmayı 1930’ların otoriter ve pozitivist Avrupa’sı üzerinden anlamlandıragelmiş ve orada takılıp kalmış bir anlayış söz konusu. Elbette Kemalizm’in de o yılların pozitivist anlayışından doğal olarak etkilenmiş olduğu muhakkak, ancak aynı zamanda süregelen bir toplumsal dinamizmi ve batı zihniyetli bir “inkılapçılığı” arzulamış olduğu da bir vakıa. Hatta M. Kemal’in 1920’lerdeki demokrasi denemelerinin bile bugünkü ulusalcı anlayıştan çok ileri bir noktayı ifade ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcıların batılılaşmaya karşı çıkarken kullandıkları bir diğer argüman ise, milli mücadelenin batının desteklediği unsurlara karşı yapıldığından hareketle Kemalist devrimin batı karşıtı bir “tam bağımsızlık” hareketi olduğu yönünde. Ancak bu argüman daha temelden sakat, çünkü genç cumhuriyet rejiminin uyguladığı batılılaşma politikası milli mücadelenin Avrupalılara karşı verilmiş olmasından bağımsız bir iç şekillenmeyi ifade etmekte. Bu bağlamda tüm pratikler ve söylemler, bize M. Kemal Atatürk ve cumhuriyet kadrolarının ana uhdesinin Misak-ı Milli sınırları içerisinde yeniden yapılanmış ve batılı değerleri özümsemiş bireylerden kurulu bir cumhuriyet olduğunu gösteriyor. Bizzat M. Kemal Atatürk’ün ifade ettiği üzere, altına imza atılan tüm çağdaşlaşma politikaları ve inkılaplar, “&lt;em&gt;Türkiye’de garbî bir hükümet vücuda getirebilme&lt;/em&gt;” amacını fazlasıyla kanıtlıyor. ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla cumhuriyet kadrolarının, batılı fikir yapısına sahip bir zihniyetin devlet ve toplum katmanlarında egemen hale gelmeden modernleşmenin mümkün olamayacağı inancını paylaştıkları da açıkça görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan hareketle “ulusalcılar batılılaşmada M. Kemal Atatürk düşüncesinin neresinde?” diye bir soru sorduğumuzda, zihniyet bağlamında çok ciddi sorunlarla karşılaşmaktayız. Biraz yüzeysellikten uzak bir bakış, bize M. Kemal Atatürk’ün fikirlerinin bu marjinal akımdan soyutlanarak analiz edilmesi gerektiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bir fikrin veya fikirler bütününün reklamı, onu temsil ettiğini iddia eden kitlelerin davranışlarıyla şekilleniyor. Söz konusu fikirler bütünü özünde farklılıklar gösterse bile, o fikri sahiplenen insanların tavırları onun algılanışını kaçınılmaz olarak etkiliyor. Dolayısıyla oligarşik bürokrasinin politikaları sonucu halihazırda kapsayıcılık yönünden ciddi bir kriz yaşamakta olan Kemalizm’in, batılılaşma cenahında da ulusalcı kitlelerin tavırlarıyla ciddi bir düzey kaybına uğradığını görmekteyiz. Bu açıdan söz konusu analizin ancak sınırlı oranda bir anlam ifade edebileceğini ve Kemalizm’deki onulmaz yıpranmayı geri çevirmeye hiçbir şekilde yetmeyeceğini teslim etmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, 2000’li yılların hızla değişen global dinamiklerini anlamlandırabilmek için sürekli olarak seksen yıl öncesine vurgu yapmak ve bundan hareketle çözüm üretmeye çalışmak sağlıklı bir yaklaşım olmaktan uzak ve kendi içerisinde bir dogmalaşmanın ta kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak rasyonel olsa da olmasa da, Türkiye şartlarında söz konusu kesimlerin bakış açısını bizzat kendi dayanaklarını kullanarak çürütmek önem taşıyabilir. Zira laik kesim içindeki kırılmanın otoriter kanadını temsil eden bu akımın sloganlarla gölgelemeye çalıştığı jakoben karakteri, bazıları için bu şekilde çok daha rahatlıkla ortaya dökülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki böylelikle, ulusalcıların nihai amacının ülkenin “bağımsızlığı” değil, “bürokratik iktidarın bekasını temin” olduğunu fark edebilecek bireylere az da olsa rastlama olasılığımız da yükselebilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı (Turhan Kitabevi, Ankara 1896)&lt;br /&gt;** Bernard Lewis, Türkiye: Batılılaşma (University of Chicago Press, 1955)&lt;br /&gt;*** Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri III (TTK yy. Ankara,1959&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;23 Haziran 2008&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-4668784333754687876?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/4668784333754687876/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=4668784333754687876' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/4668784333754687876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/4668784333754687876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/06/batllama-balamnda-kemalizm-ve-ulusalclk.html' title='Batılılaşma bağlamında Kemalizm ve Ulusalcılık'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-5153470001931585218</id><published>2008-06-12T01:23:00.000-07:00</published><updated>2008-06-12T01:24:46.785-07:00</updated><title type='text'>İdeoloji cübbesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini açık bir biçimde ihlal ederek ve bizzat kendisini meşrulaştıran anayasanın amir hükümlerini hiçe sayarak vermiş olduğu iptal kararı daha uzun süre tartışılacağa benziyor. Hâlâ pek çok siyasetçi ve hukukçunun, mahkemenin vardığı hükmün ne denli “kanun dışı” olduğunu Anayasayı ve içtihatları referans göstermek suretiyle ispat etmeye çalıştığını görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, iptal kararın altına imza atan yapının temel felsefesini ve işleyişini göz önüne aldığımız zaman, bunların ne kadar naif ve beyhude çabalar olduğu kendiliğinden ortaya çıkmakta. Çünkü yapının “hukuksal” olmak gibi derdi yok ve hiçbir zaman da olmadı. Zira bu yapının arka planını oluşturan zihniyet, hukukun ve demokrasinin hakim olması durumunda onlarca yıldır dayata geldiği çağdışı mekanizmanın kırılacağının çok iyi farkında ve her yaptığıyla da bunu belli ediyor. Söz konusu olgu ise yeni bir tespit olmaktan uzak ve Yaşar Büyükanıt’ın, “malumun ilanı” sözleri bu durumu en iyi tanımlayacak ifadelerden biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten rejimin niteliği bağlamında Türkiye’de hukukun ne şimdi ne de geçmişte temel belirleyici bir rol üstlenebildiğini görebiliyoruz. Hukuksallıktan özellikle kaçınmış olan statükonun ise her ahval ve şeraitte tek ve biricik bir referansı olageldi: &lt;strong&gt;“devletin resmi ideolojisi”&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim yakın geçmişe kısa bir bakış, zaten eksik olan hukuksal tabanın zamanla nasıl tamamen ortadan kaldırıldığına ve yerine ne şekilde kaba bir devletçi mantığın oturtulduğuna tanıklık etmemizi sağlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kökleri çok daha eskiye uzansa da, devletçi yapının yeni bir boyut kazanmasının ve bugünkü pozisyonunu almasının başlangıç noktasını 28 Şubat olarak belirleyebilmek mümkün. Nitekim sistemin bekası açısından “kritik” devlet makamlarına çok daha fazla değer yüklemeye başlandığı dönem de bu sürece rastlamakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organların yeniden yapılandırılmaya tabi tutulduğu bu zaman diliminde, tıpkı YÖK ve üniversiteler gibi yüksek yargının işlevleri de yeniden dizayn edilmiş ve yüksek yargı kurumları oligarşik bürokrasinin bir parçası olarak tasarlanmıştı. Nitekim devlet işleyişi açısından stratejik öneme sahip olduğu bilinen bu kurumların üyelerinin söz konusu amaç doğrultusunda belli kriterlere ve zihniyet kalıplarına binaen özenle belirlendiği ve bu kriterlerin içinde hukukun ön sıralarda yer almadığı herkesçe bilinen bir gerçekliği ifade etmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada en önemli rol, yapının devlet yönetimi içerisindeki baş aktörü olarak konumlanmış son derece “yetkili” ama icraatlarından “sorumsuz” bir cumhurbaşkanı tarafından oynanmaktaydı. Nitekim Ahmet Necdet Sezer de atamalar konusunda kendisine biçilen görevi hakkıyla yerine getirdi ve amaca uygun bir yüksek yargı kompozisyonu oluşturulmuş oldu. Böylece iktidara gelecek partinin resmi ideoloji doğrultusunda “dizginlenmesi” mümkün olacak ve yasamanın “haddini aşması” sözde bir hukuksal mekanizma tarafından engellenebilecekti. Bu sayede ordunun olaylara müdahil olmasına da gerek kalmayacak ve sistem kendi denklemleri içerisinde resmi ideoloji karşıtı kalkışmaları bertaraf edebilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak evdeki hesap çarşıya pek de uymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim siyasi ve ekonomik anlamda tam bir felakete yol açan 28 Şubat’tan yalnızca beş yıl kadar sonra Ak Parti’nin tek başına iktidara gelmesi, üstüne üstlük devletsel denetimin en hayati unsuru olan cumhurbaşkanlığı makamına oturacak kişiyi kendi geleneğinden gelen bir isimle belirlemeye niyetlenmesi, e-muhtıralara kadar giden bir süreci tetiklemiş oldu. Çünkü statüko açısından cumhurbaşkanlığı makamının yitirilmesi, tüm vesayetin ciddi anlamda tehlike altına girmesini ima etmekteydi ve bu asla tahammül gösterilebilecek bir keyfiyet değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesinin de bu derece etkin bir güç olarak devreye girmesi bu zamana rastlar. Bu bağlamda 367 kararı, artık yasaları ve yöntemleri “hukuka” göre değil “devlet ideolojisi”ne göre denetlemekle muvazzaf yeni bir Anayasa Mahkemesi görmekte olduğumuzu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaya yetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde de aynı mantık hâlâ devam etmekte ve hali hazırda benzer bir durum yaşanmakta. Dolayısıyla evrensel hukuk ilkeleri ve temel hak ve özgürlüklerle birebir uyum içerisinde olan bir değişikliğin Anayasa Mahkemesi benzeri “rejim bekçileri” tarafından devletin âlî menfaatlerine uygun bulunmaması ve hukuk dışı gerekçelerle iptal edilmesi Türkiye için son derece olağan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki mahkemenin son aksiyonunun hiçbir orijinalliği yok da değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki, “hukuk devleti” ilkesini hasıraltı edeli uzun zaman olan yüksek yargı, aldığı son kararla gerekirse bununla da yetinmeyeceğini ve “yüce rejimi” korumak için sistemin kendi ürettiği anayasayı bile çiğnemekten çekinmeyeceğini herkese ilan etmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan yüce yargıya göre, 12 Eylül Anayasası bile topluma bol gelmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemedeki dokuz üyenin nasıl bir rejime özendikleri bilinmez, ancak bunun hukuk devleti olmadığı kesin. Hatta “kanun devleti” demek bile olanaksız, çünkü kanunlar ve anayasa bile mahkeme üyelerine göre rejimi korumada yetersiz kalabiliyor. Belki de en iyisi, her demokratik talep karşısında onun rejime uygunluğunu keyfi olarak denetleyebilecek bir “rejim yargıçları sultası”, yani “jüristokrasi”. Böylece kanunların yakalayamadığı “demokrasi hinliklerinin” önüne de geçilmiş olur ve her daim tehlikede olan rejim rahat bir nefes alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum tüm vahametiyle bu denli meydandayken hâlâ yargıya güven duyulmasından bahsetmek ise ya açık bir kastı ya da gizli bir samimiyetsizliği ima ediyor. Zira bu statükoyla Türkiye’nin demokratik bir ülke olmayı başarabilmesinin asla mümkün olmadığı gayet net ve açık bir biçimde ortada, çünkü karşımızda toplumsal dinamiklerin önünü gayrı hukuksal yapılarla kesmeyi ve böylelikle değişim baskısından kurtularak “ağız tadıyla” tepeden inmeci yapıyı sürdürmeyi amaçlayan bir zihniyet söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu uzak görüşlü ve gerçekçi bir mantık olmaktan oldukça uzak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira bu zihniyet sadece Türkiye’deki iç dinamiğe karşı mücadele etmekle kalmıyor, aynı zamanda 1930’ların öngördüğü şekillendirici ulus devlet modelinin halen geçerli olduğu sanısıyla kendi içine kapanıp dünyayla bağlantılarını koparmak suretiyle küresel değişime de karşı koymaya çabalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam da bu noktada, statükonun en büyük çıkmazı açığa vurulmuş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü küresel değişimin dünyada daha demokrat yapıları zorladığı ve tüm toplumlarla birlikte Türkiye toplumunu da ister istemez o yöne çektiği apaçık meydanda. Artık devletlerin kendilerine göre tanımladıkları ve vatandaşlarına empoze ettikleri ulus devletçi “modern” oluşumlar çatırdıyor ve daha fazla özgürlük içeren, bireylerin kimliklerini rahatça ifade edebildiği ve farklı sentezlerin yaşam alanı bulabildiği post modern yapılar oluşmaya başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir global değişimin tam da ortasında duran Türkiye’de statik yapının varlığını devam ettirebilmesi ise olanak dahilinde değil. Zaten yakın geçmiş de, şekil değiştiren toplumsal katmanlarla beraber ister istemez kendilerini yenilemek zorunda kalan kurumsal yapılanmaları gözler önüne sermekte. İşin ironik tarafı, bu değişimin en hızlı ve belirgin örneklerinden bir tanesinin Türkiye’nin toplumsal dokusunda yaşanıyor olması ve statükonun bu gerçekliği sanal zannederek ona karşı koyabileceği hayaline kapılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları algılayabilmekten son derece uzak bir yapıyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Ancak statükonun neyi görmek isteyip istemediği, neyi yapıp yapmadığı varacağı sonuç bağlamında pek de önemli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan toplumsal ve küresel dinamiğin uzun vadede her türlü kalıbı yıkacağını bilmek, bu kaba devletçi pratikten zarar gören birçok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için belki de biraz olsun rahatlatıcı olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;12 Haziran 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-5153470001931585218?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/5153470001931585218/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=5153470001931585218' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/5153470001931585218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/5153470001931585218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/06/ideoloji-cbbesi.html' title='İdeoloji cübbesi'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-2868980011753146416</id><published>2008-06-04T04:09:00.000-07:00</published><updated>2008-06-05T04:35:37.977-07:00</updated><title type='text'>Ulusalcıların tarih kurgusu</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çağdaş bir demokrasiyle yönetilme şansı bulamayan toplumların tarih algısı, çoğu zaman onu aktaran otoritenin ideolojik amaçları doğrultusunda şekillenebiliyor. Bu olguyu “tarihin belli bir amaç için araçsallaştırılması” şeklinde nitelendirmemiz de mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu algı sürecinin ilk aşaması, sistemin bekası endişesini taşıyan statüko tarafından, kendi ideolojisinin doğruluğunu her fırsatta vurgulayan ve tarihsel olayları bu yönde manipüle edilmiş bir biçimde sunan bir “resmi tarih” eğitiminin kitlelere verilmesinden geçmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Retorikler ve simgelerle donatılmış böyle bir eğitimin çok uzun yıllar sürmesi ve aykırı anlatımlara set çekilmesi, birkaç nesil sonra kendilerine yansıtılan tarihin mutlak doğruluğunu kabullenmiş olan kitleler yaratabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki iç dinamiklerden kaynaklanan güçlü talepler ve küreselleşme statükoyu uzun vadede kaçınılmaz olarak daha esnek davranmaya zorluyor ve yasaklanmış muhalif anlatımların sesi böylece daha çok çıkmaya başlayabiliyor. Üstelik bu aykırı seslerin kaynak ve belge bakımından sağlamlığı, statükoyu çok daha güç bir konumda bırakabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle, resmi tarihle yoğrulmuş kitleler de bir ikilemle karşı karşıya kalmış oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kesim doğru bildiklerini sorgulamaya başlıyor ve iyi-kötü gerçekliklerle yüzleşmeye hazır olduğu mesajını veriyor. Diğer bir kesim ise daha tutucu davranarak tüm yaşananların kirli bir oyun olduğunu varsayıyor, resmi tarihe daha sıkı sarılıyor ve hızlı bir mantıktan kopuş silsilesinin içerisine yuvarlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de yaşanan durum da bundan pek farklı değil ve laik cenahta ciddi bir kamplaşma söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta, ülkenin büyük bir demokratik dönemecin eşiğinde olduğunun farkında olan ve değişim yönünde destek veren demokrat bir kitle var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak devlete ve onun kendilerine anlata geldiği tarihe inanmış olan bu kitlenin son yaşananlardan ötürü ciddi bir geçmişi sorgulama süreci içerisine girdiğini gözlemleyebiliyoruz. Çünkü hem bir reform süreci yaşanması gerektiğine inanıyorlar hem de bir zamanlar söylemlerine inandıkları kişi ve kurumların aslında ne denli bağnaz olabileceklerini bizzat gözlemlemek onları resmi tarihin doğruluğu konusunda şüphe içerisine düşürmüş durumda. Zira statüko savunucularının halihazırda yaşanmakta olanları bile ne derece manipüle edebildiklerini gördüklerinden bu yana, aynı zihniyetteki otorite tarafından kendilerine öğretilenlerin doğruluğu konusunda “acaba” sorusunu sormadan edemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beri yanda ise resmi tarihe her zamankinden daha sıkı sarılan, statükonun amansız savunucuları ulusalcıları görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere ulusalcıların kendilerine özgü bir tarih şablonu ve bundan elde ettikleri, birbirini tekrar eden söylemleri var. Bu söylemlerin ortak özelliği, derin bir analizden uzak olmaları ve hemen hemen tamamında tümevarım yönteminin kullanılmış olması. Ancak bu, bilimsel değil maksatlı bir tümevarım. Bu bağlamda örnekler çoğu zaman kasıtlı bir şekilde seçiliyor ve genelleme yöntemiyle bir kitlenin veya fikrin kötülenmesi için kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Kurtuluş Savaşı’na destek vermiş yüzlerce din adamı, tarikat şeyhi, müderris ve müftü dururken Mustafa Sabri Efendi’nin mücadele karşıtı fetvaları öne çıkarılarak “dinciler”in ihanetinden bahsedildiğine tanık olabilirsiniz. Benzer şekilde dünya savaşında ve milli mücadelede kan dökmüş on binlerce Kürt veya Arap kökenli vatandaşın göz ardı edilip tüm vurgunun Şerif Hüseyin ve Şeyh Sait’in ayaklanmalarına yapıldığı da malum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine mantıktan ve objektiviteden uzak bir zihniyetin önermeleri sosyolojik anlamda ciddiye alınır olmaktan çok uzak, ancak kendi mensuplarını motive etme bağlamında hayli etkili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ulusalcığa gönül verenler bunlara adeta iman edip aynı sloganları yıllardır tekrarlamaktan bir bıkkınlık duymuyorlar. Üstelik bu motivasyonları hız ve ivme kazanarak devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak inandırıcı olmasa bile yargılarda bulunmadan önce kitaplara azıcık göz atmakta fayda olabiliyor. Aksi takdirde başınıza olmadık işler gelebilmekte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın Ak Parti’nin kapatılması için hazırladığı iddianamede “mürteci” olarak suçlanan İngiliz Muhipler Cemiyeti başkanı Sait Molla’nın aslında dinle yakından uzaktan bir alakasının olmadığı ortaya çıkması ulusalcılar açısından oldukça can sıkıcı bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ilginci, bu şahıs Osmanlı’da Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve Şûra-i Devlet (şimdiki Danıştay) üyesiymiş. Yani kendisini molla zanneden Abdurrahman Yalçınkaya ile meslektaşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan aydınlık cumhuriyetin usçu bireyleri, lakabı her “molla” olanın din adamı olması gerekmediği ayrıntısını atlayıvermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da trajikomik olan bir konu, yine Yalçınkaya’nın kendisinden “cumhuriyet kurulduktan sonra İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat çığlıklarıyla ayaklandı” diye bahsettiği Derviş Vahdeti’nin de cumhuriyet kurulmadan on dört sene önce, yani 1909’da asılmış olduğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğerse Vahdeti, 31 Mart ayaklanmasına öncülük edenlerden biri olduğu için infaz edilmiş ve cumhuriyeti görmeye ömrü vefa etmemiş. Haliyle de göremediği bir şeye karşı ayaklanması mümkün olmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki önemli olan üzümü yemek değil bağcıyı dövmek. Dolayısıyla ulusalcılar için saçmalamanın hiçbir sınırı yok.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Öyleyse siz de buyurun, atış serbest! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;4 Haziran 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-2868980011753146416?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/2868980011753146416/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=2868980011753146416' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/2868980011753146416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/2868980011753146416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/06/ulusalclarn-tarih-kurgusu.html' title='Ulusalcıların tarih kurgusu'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-8222469650556344310</id><published>2008-05-27T00:32:00.000-07:00</published><updated>2008-05-27T00:37:52.980-07:00</updated><title type='text'>Yargı bağımsızlığı mı, yargısal elitin keyfiliği mi…</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Hukuk devletinde bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı prensibi bağlamında hiç kuşkusuz vazgeçilemeyecek değerlerden bir tanesi. Çünkü bağımsız yargının varlığı yasama ve yürütme organlarının denetimi açısından kritik bir önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim tüm demokratik ülkelerde işleyiş bu şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki söz konusu işleyişin sağlıklı bir biçimde yürüyebilmesi için yargının bağımsızlığı kadar hayati başka bir faktör daha var: &lt;strong&gt;“yargının tarafsızlığı”&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarafsız olmayan bir yargı mekanizması, her şartta evrensel hak ve hukuktan yana tavır alması gereken demokratik anlayıştan farklı bir duruşu ifade edebiliyor ve söz konusu mekanizma olgulara ideolojik gözlüklerle bakmayı yeğleyebiliyor. Bu gerçekleştiği takdirde de yargı erki desteklemekte olduğu ideoloji yanında saf tutuyor, adalet terazisini elden bırakıyor ve bir siyasal görüşün aracı haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargının bağımsızlığı da böylece otomatikman “yargının keyfiliği”ne dönüşmüş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çeşit bir keyfilik sadece yargıya olan güveni yıpratmakla kalmıyor, hukuk devleti kavramını da sulandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de geçen hafta yaşanan “y-muhtıra” olayı, egemen devlet ideolojisine ait dünya algılayışının yüksek yargı organları tarafından paylaşıldığını ve yargının bu yönde taraf olduğunu şüpheye meydan vermeyecek bir şekilde teyit etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oldukça şanssız, ama Türkiye için bir o kadar da alışılagelmiş bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü cumhuriyet kurulduğundan bu yana muhtıralarda, darbelerde ve demokrasinin sekteye uğratıldığı kalkışmalarda yargısal elitin en azından düşünsel bir desteği esirgemediğini biliyoruz. Kendilerinin de bu gerçekliği inkar ettikleri pek söylenemez, zira Tansel Çölaşan’ın 1960 darbesini kutsayıcı sözleri bu zihniyetin halen sürdüğünün bir göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu denli siyasallaşmış bir yargının sert eleştirilerin muhatabı olması gayet normal. Çünkü kabul etmek gerekir ki siyasal iktidarın ve demokrat unsurların bu keyfiliğe sessiz kalması ve eylemsizliği tercih etmesi çok da beklenebilecek bir tavır değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yargısal elitin en önemli kurumlarından ikisi olan Yargıtay ve Danıştay’ın canı artık epeyce sıkılmış olmalı ki, geçen hafta peş peşe yayımladıkları bildirilerde bu konuya değinmeden edemediler. Kamuoyundan kendi bakış açılarına yönelik eleştirileri sert bir dille kınayan bu iki kurum, tarafsız bir yargı talebinde bulunanları da, “maksadı belli iktidar yandaşları” olmakla suçladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle yüksek yargı, ideolojik cübbesini kuşandığını bir kez daha kendi ağzıyla itiraf etmiş oldu ki bunun bir sürpriz olduğu iddia edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildirilerde dikkat çekici diğer bir nokta da, verilen kararların sorgulanmazlığı bağlamında "yargının bağımsızlığı"na ısrarla vurgu yapılıyor olması. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Yargısal elit bu yolla kendi tarafgirliğini normal saymakla kalmıyor, icraatlarının tamamının “yargısal bağımsızlık” zırhı içerisinde mütalaa edilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Yani adaletin en önemli unsuru olan tarafsızlık ilkesini ayaklar altına almış olmasının hiçbir yaptırımına katlanmak niyetinde olmadığını açıkça ilan ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her nedense, statükoyu korumak için toplum üzerinde baskıyı meşru gören kurumların bağımsızlığa pek meraklı olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu sadece Türkiye için değil, tüm dünya için kabul görecek bir saptama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin İran’da rejimi muhafazayla görevli Anayasayı Koruma Konseyi de bağımsızlık konusunda son derece hassas ve Türkiye’deki muadilleriyle ciddi benzerlikler gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konsey, milletvekili seçilecek adayların hayat tarzlarını kurcalamaktan meclisten çıkan kanunların rejime uygunluğunu denetlemeye kadar geniş bir yetki alanında söz sahibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rejimin yüce çıkarları gereği pek çok haksız uygulamanın altına imza atan konsey, aldığı kararların ve yayımladığı bildirilerin hukuksuzluğu karşısında eleştiriye maruz kalmayı asla kabul etmiyor. Çünkü devlet ideolojisi safında bir taraf olmayı ve bağımsızlığını kullanarak toplum iradesi karşısında ceberut bir gölge gibi dikilmeyi doğal bir hak olarak görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin tuhafı, Türkiye’deki yargısal elit İran’daki statükoya ve onun organlarına özgürlükleri hiçe saydıkları gerekçesiyle tepki gösteriyor ve onları “kötü örnek” olarak ifşa ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa aralarındaki benzerlikleri yakalayabilmek için gereken tek şey dönüp aynaya bir göz atmaları. Çünkü her ikisi de özgürlükleri tehdit olarak görüyor, çoğulculuktan hoşlanmıyor ve kendi rejimlerinin dünya algılayışını her türlü değerin üzerinde tutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir gayrı hukuksallık altında da bağımsızlıktan dem vurup keyfiliklerini sonuna kadar meşrulaştırabilmenin hesaplarını yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize de, anayasa ve kanunları evrensel hukuk ve çağdaş demokrasiyle uyumlu hale getirmenin ne derece önemli olduğunu kavrayabilmek kalıyor. Çünkü adam gibi bir yargı sistemine sahip olabilmenin ve yargıyı “insan hakları ve hukukun üstünlüğü”nün denetimine sokabilmenin tek yolu buradan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten statükonun en fazla endişe duyduğu değişim de bundan başka bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa siz, statükonun yeni anayasa taslağına niçin bu denli karşı çıktığını hiç düşünmediniz mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;27 Mayıs 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-8222469650556344310?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/8222469650556344310/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=8222469650556344310' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8222469650556344310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8222469650556344310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/yarg-bamszl-m-yargsal-elitin-keyfilii.html' title='Yargı bağımsızlığı mı, yargısal elitin keyfiliği mi…'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-8825728001744242289</id><published>2008-05-23T05:56:00.000-07:00</published><updated>2008-05-23T05:58:43.610-07:00</updated><title type='text'>Türkiye bir hukuk devleti değil</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değişmez maddelerinden birinde kendine yer edinmiş olan hukuk devleti ilkesi, yargısal elitin sıklıkla kullandığı bir kavram. Bu bağlamda Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek yargı organlarının üyeleri, kurumlarına karşı eleştiriler söz konusu olduğu zaman genellikle bu ilkeye atıfta bulunarak yanıt vermeyi (ya da vermemeyi) tercih etmekteler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekli yargı mensuplarının birçoğunu da bu genellemeye dahil edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların başında rejimi her türlü aykırılığa karşı korumayı kendilerine görev belleyen, parti kapatmalar konusunda uzmanlaşmış Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu gibi isimler gelmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğüslerini halk iradesine siper etmekle muvazzaf bu şahısların hukukun üstünlüğüne ısrarla vurgu yapıyor olmaları, doğal olarak “hukuk devleti”nin ne olduğu konusunda insanların aklında birtakım şüpheler uyandırabiliyor. Çünkü rejimin âlî menfaatleri söz konusu olduğunda, yargıçların tüm hak ve hukuku bir kenara bırakıp devletten yana taraf olmaları gerektiğini ifade edecek kadar jakoben bir tavır sergileyen bu kişilerin hukukun üstünlüğünden dem vurmaları itiraf etmek gerekir ki biraz kafa karıştırıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ortada pek de çelişkili bir durum söz konusu değil. Zira anti demokratik anlayışların tahakkümü altında hazırlanmış yasalar çoğu zaman hukukla ilintili olamayabiliyor.&lt;br /&gt;Bilindiği üzere hukuk devleti, hak merkezli ve bireyi öne çıkarıcı, insan haklarına ve toplum iradesine saygıyı esas alan bir yönetim biçimini ifade etmekte. Bu ilkeler devlet tarafından temel kabul ediliyor, böylece birey ve toplum hakları kanunların yapıtaşını oluşturuyor. Haklar genişleyip yeni boyutlar kazandıkça yasalar da ona uygun bir biçimde revize ediliyor&lt;br /&gt;Oysa bundan yeterli nasibi almamış bir kanun devleti, hukuksal dayanağı olmayan kuralların yazılı olduğu bir kanunlar topluluğuna dayanabiliyor. Burada devletin ve onun temsil ettiği ideolojinin korunması, birey ve toplum haklarından daha büyük bir öneme sahip oluyor. Bu zihniyet de bürokratik bir elitin, askeri cuntaların veya diktatörlerin güç sahibi olduğu devletleri ima ediyor.&lt;br /&gt;Türkiye’de de kanunların hukuksallığı bağlamında ciddi sıkıntılar söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin hiçbir hukuk devletinde Türkiye’dekine benzer bir siyasi partiler kanunu bulunmamakta. Bu nedenle bir hukuk devletinde hiçbir kovuşturmaya tabi tutulmayacak söylem ve uygulamalar, Türkiye’deki parti kapatmalar için delil teşkil edebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veya pek bir eşi ve benzeri olmayan çift başlı yargı sistemi neticesinde, sivil mahkemenin konusu olacak işlemler askeri mahkemelerin görev alanına girebiliyor ve ortaya çok farklı kararlar çıkabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekleri çoğaltmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyleyken, bu mekanizmanın ürettiği sonuçlara getirilen eleştirilere karşı “hukuk devleti” kavramını kullanarak savunma yapmaya çabalamak, kendi içerisinde bir anlamsızlaşmayı kaçınılmaz kılıyor. Çünkü savunulan statükonun ürettiği neticeler “yasal” niteliğe sahip olmakla beraber apaçık bir biçimde hukuk dışı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunlu mekanizmayı en iyi şekilde tespit etmesi ve siyasi erki çözüm için cesaretlendirmesi gereken kesim ise elbette hukukçular. Ne var ki hukukçuların bu işlevi yerine getirebilmesi için her türlü ideolojiden ve tarafgirlikten uzak olmaları şüphe götürmez bir zorunluluk. Ancak bu şekilde genel kabul görmüş hukuk normlarını yakalamak ve özgür toplumların öngördüğü bir adalet sistemini hayata geçirmek mümkün olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de olduğu gibi yapıya ideolojik gözlüklerle yaklaşılması durumunda ise, sistemin bekasını sağlamak üzere kanunların hukukla bağının koparılması kaçınılmaz oluyor. Bunu açıkça itiraf etmek de mümkün olmadığı için, Kanadoğlu gibileri tarafından söz konusu yapının kamuoyuna “hukuk devleti” olarak yutturulmaya çalışılması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu çabalar bile sürecin hukuksuzluğunu ortadan kaldırmaya yetmiyor. Çünkü evrensel ilkeler, yapılanların bir hukuk pratiği değil “anti demokratik yasalar tahakkümü” olduğunu gayet açık bir biçimde ortaya döküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de büyük bir karamsarlığa kapılmaya gerek yok. Çünkü Türkiye’nin iç dinamikleri, kırılamaz addedilen bu yapıyı son derece zorluyor. AB süreci de göz önünde bulundurulduğu takdirde, dış desteğin hayli güçlü olduğu söylenebilir. İkisi arasında sıkışan yargısal elitin statükoyu uzun vadede muhafaza edebilmesi pek olası görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapının tam anlamıyla kırılması ne zaman gerçekleşir bilinmez. Ama şu bir gerçek ki, bir hukuk devleti olmadığınız takdirde kanunlarınızın ve onları koruyan mekanizmalarınızın olması fazla bir şey ifade etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü unutmayalım ki Hitler Almanya’sının da, Stalin Rusya’sının da, Franco İspanya’sının da yasaları vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hukuk devleti olabilmek bambaşka bir şey. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;23 Mayıs 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-8825728001744242289?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/8825728001744242289/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=8825728001744242289' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8825728001744242289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8825728001744242289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/trkiye-bir-hukuk-devleti-deil.html' title='Türkiye bir hukuk devleti değil'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-6247572280245534935</id><published>2008-05-20T00:06:00.000-07:00</published><updated>2008-05-20T01:41:17.356-07:00</updated><title type='text'>Statükonun dine bakışının içyüzü</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye’deki devlet eliti ve ulusalcıların dünya algılayışına ilişkin ciddi sorunları var. Bu rahatsızlık en belirgin bir biçimde statükonun partisi CHP’nin kurumsal kimliğinde cisimleşmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu problematik bakış açısının özünde din ve muhafazakarlık konusundaki zihniyet yatmakta. Zihniyetin kaynağı ise uzun zaman öncesine dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere 1800’lerin sonlarından itibaren Jön Türk hareketine etki eden ve zaman içerisinde taraftar sayısı giderek artan Auguste Comte’nin “pozitivist” felsefesi, cumhuriyet kadrolarına da fazlasıyla sirayet etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ek olarak 1920-30’ların Avrupa’sındaki anti-demokratik fraksiyonlarda hayat bulan devlet kaynaklı materyalizm dayatmacılığı da, Türkiye Cumhuriyeti’nin pozitivist kalıbının kemikleşmesinde ve kendince meşrulaşmasında önemli bir rol oynadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle dinin bizzat kendisinin ilerlemeye engel teşkil ettiği düşüncesi benimseniyor, gelişmiş insan formunun idealist vehimlerden materyalist ilkelere doğru uzanan bir “aydınlanma” yaşayacağı öngörülüyordu. Bu evrim içerisinde devletin temel vazifesi ise, söz konusu gelişimi hızlandırıcı bir katalizör rolü üstlenmek ve eğitsel politikalarıyla bu işlevi hakkıyla yerine getirmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece toplum metafizik öğelerden ve soyutlamalardan tamamıyla arındırılacak, ölçülebilir ve gözlemlenebilir değerler kutsanarak bilimi sosyal hayatta yegane yol gösterici belleyen bir millet dizayn edilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak pozitivizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toplumlarda demokratik eğilimlerin hakim olmaya başlamasıyla hızla güçten düştü ve nihayetinde 1960’lardaki positivismus musstreit tartışmalarından sonra felsefi mantığını da yitirerek tarihin tozlu sayfalarına gömüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama 1940’ların ikinci yarısından itibaren belli bir yumuşamaya uğrasa da, bu “olgusallık tapıcılığı”nın etkileri Türkiye’de hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan yok olmadı.&lt;br /&gt;Muhafazakar hassasiyetlerden büyük ölçüde uzaklaştırılan, idealizmi sosyal hayatın tamamıyla dışına iten ve hiçbir dinsel öğeyi referans almayan “tekamül etmiş” bireylerden oluşmuş bir Türk ulusuna sahibi olma uhdesi devlet oligarşisinde hep var olageldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki tarihin de bizlere gösterdiği üzere, toplum dinamikleri her zaman bir sosyal mühendislik çalışması sonucu öngörülen kalıplara uygun bir hale gelmemekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele bu sosyal mühendislik çalışması baştan sakat ve öngörüsüz ise.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim devlet oligarşisinin uhdesi olan “dinden uzaklaşmış toplum” ideali hiçbir zaman gerçekleşemedi. Ancak pozitivizmle yoğrulmuş olan Türk oligarşisi buna hiçbir zaman bir anlam veremedi, doğru bildiğinin iflas ettiğini bir türlü kabullenemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu büyük algılayış sorunu günümüzde de halen devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenledir ki bu anlayışa sahip olanlar bugün bir bilgisayar mühendisinin namaz kılmasına anlam veremiyor, bir sporcunun örtünmek istemesine tepki gösteriyor ve bir akademisyenin oruç tutmasına tahammül edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü aydınlanmacı cumhuriyetin temsil ettiği yüce ussal anlayış böyle bir gelişmeyi öngörmüyor ve bu aykırı örnekleri “evrim hatası” olarak nitelendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki bir bilgisayara yüklenen bir program, yazılımın kısıtladığı niteliklerden farklı verileri çözümleyemeyip hata kodu veriyorsa, olgusallık tapıcılığıyla donatılmış bu tabaka da muhafazakar insanların kültürel ve entelektüel ilerleyişini anlayamıyor ve bunu kendi tanımlaya geldikleri aydınlanmaya bir tehdit olarak görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hatayı düzeltmek için bulunan “parlak ve aydınlık” çözüm ise bir özeleştiri ve kendini yeniden sorgulama mekanizmasını değil, başörtülü kızları kamusal alanlara sokmamaktan parti kapatmalara, darbe kışkırtıcılığından e-muhtıralara kadar uzanan bir yelpazeyi içermekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, bu yöntemlerle o çok önem atfedilen kesin olgusal çözümlere ulaşabilmenin pek de imkanı yok. Üstelik dinsel öğelerle modernizmi kaynaştırabilen ve bilişsel düzeyleri giderek yükselen muhafazakarların sayısı hızla artarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu can sıkıcı gerçekliklerle yüzleştikten sonra bir de entelektüel dış çevrelerin alay konusu olmaya başladıysanız, yaşadığınız psikolojik travma ister istemez hırçınlaşmanızı ve kendinizi kaybetmenizı kaçınılmaz kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı birkaç gün önce, yaşının 80’e geldiğini ve bir ayağının çukurda olduğunu, onun için hacca gitme niyetinde olduğunu anlatmaya çalışan yaşlı bir adama CHP genel sekreteri Önder Sav’ın, “Boşver gitme oralara, bakarsın Muhammed orada bırakmaz seni, buraya göndermez” diyerek alay etmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki akılcı davranabilmek de asgari bir kapasiteyi gerektirmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önder Sav’da bu kapasite var mı yok mu bilinmez, ama söyledikleriyle CHP kadrosunun birçoğunun bilinçaltındaki düşüncelerine tercüman olduğu kesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak demokrasilerde at gözlüğüyle yol almaya çalışanların siyasi ömürleri pek de uzun sürmüyor. Sürekli “ussal” davrandıklarını iddia edenlerin ve pozitivist oldukları her hallerinden belli olanların bunu ıskalaması ve at gözlüğünde ısrarcı olması son derece şaşırtıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca at gözlükleriyle dolaşmanın başka potansiyel tehlikeleri de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada gözünüz ister istemez gözlüğün kenarlarındaki boşluklardan dışarıyı görebiliyor. Bu da dünyanın sizin düşündüğünüz gibi bir yer olmadığını az da olsa fark etmenize ve sinirinizin daha da bozulmasına yol açabiliyor. Kulaklarınızın hâlâ açıkta olması da cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de en iyi yöntem bir devekuşu gibi kafayı kuma gömmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bakışların kayabileceği bir boşluk kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik duymazsınız da…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;20 Mayıs 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-6247572280245534935?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/6247572280245534935/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=6247572280245534935' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6247572280245534935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6247572280245534935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/chpye-devekuu-modeli.html' title='Statükonun dine bakışının içyüzü'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-1847938214371848578</id><published>2008-05-15T04:51:00.000-07:00</published><updated>2008-05-15T04:53:05.065-07:00</updated><title type='text'>Bir Tuncay masalı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bir varmış, bir yokmuş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaf dağının ardında, uzak bir ülkede “Tuncay” isminde bir adam yaşarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırça gibi saçları, boncuk boncuk gözleri ve tombul suratıyla sevimli mi sevimli, ama bir o kadar da hırslı birisiymiş bu Tuncay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çırak Tuncay, üstatlarının yanında gazetecilik mesleğini icra edermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü ve zengin bir insan olacağı günlerin umuduyla çalışıp çabalarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yıllardır uğraşıp didinmesine karşın bir türlü sivrilemez, hep başkalarının altında kalırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı programlar beğenilmez, yazdığı kitaplar satmazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uğur ağabeyinin gölgesinden bir türlü kurtulamaz, bunu gurur meselesi yaparmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çıraklıktan ne zaman kurtulacağım, benim ondan ne eksiğim var ki? Sadece boyum biraz kısa” diye söylenerek dert yanarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalarında hayaller kurar, “ah benim de milyon dolarlarım olsaydı şöyle yeşil yeşil, neler yapmazdım ki…” diye hayıflanırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Tuncay’ın ülkesinde yeni bir parti iktidara gelmiş ve değişimler art arda yaşanmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reformlar yapılmış, yeni yasalar çıkarılmış, özgürlükler genişletilmiş. Halkın ekonomik durumu da yavaş yavaş düzelmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki ülkedeki insanların bir kısmı değişimden büyük bir rahatsızlık duymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanlar kendilerine “ulusalcı” ismini takmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski düzenin daha iyi, özgürlüklerin ise gereksiz olduğunu savunmaya başlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok düşünenin saçı dökülür, beli bükülür. Düşünen bir toplum istemiyoruz” diye tutturmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcıların sesi gün geçtikçe yükselmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Tuncay’ın kafasında birdenbire bir ışık yanıvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte arayıp da bulamadığım fırsat!” diye içinden geçirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şöyle sansasyonel bir kanal kursam, iktidara hakaretler etsem, orduyu darbeye çağırsam, dindarların inancını alaya alsam…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hele biraz da ‘vatan millet Sakarya!’; malı götürürüz icabında”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuncay hemen kolları sıvayıvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sansasyonel kanalını kurmuş,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara hakaretler etmiş,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orduyu darbeye çağırmış,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dindarların inancını alaya almış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ‘vatan, millet, Sakarya!’ demeyi de ihmal etmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Tuncay’ın planları tutmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılar onu bağırlarına basmış, “büyük kurtarıcı ve aydınlık insan” olarak görmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra sıra gelmiş malı götürmeye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir site kuralım!” demiş Tuncay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaç kişi olduğumuzu herkes görsün”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her akşam kanalımızda buluşalım, reytingimizi artıralım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gücümüzü cümle alem anlasın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siteye de bağış yapalım ki büyüyelim, düşmanı denize dökelim”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ülkemize canımız feda, birkaç kuruşun lafı mı olur?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi bakalım pamuk eller cebe!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paralar akmaya, Tuncay’ın yüzü gülmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman damlaya damlaya göl olmuş, deniz olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Tuncay’ın da yeşil yeşil dolarları, kocaman bir televizyon kanalı ve birçok fanatik taraftarı olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç milyarlık bir belgesel için sosyal bürokrat bir partiden trilyonlar bile koparmayı başarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatura kesmeyi ise nedense unutuvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mitinglerde boy göstermekten ve avazı çıktığı kadar bağırmaktan ise bir an olsun geri kalmıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ulusalcıları hoş tutmanın yolunun bunlardan geçtiğini çok iyi biliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda Tuncay yavaş yavaş sıkılmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kadar zamandır uğraşıyorum, yeşil yeşil milyon dolarlarım oldu ama hâlâ sefasını tam süremedim” diye düşünmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başımda bir sürü dava, maliye de uyanmak üzere”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir ton para topladık, kanal da kemale erdi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstelik darbe marbe falan olacağı da yok, iyisi mi ben yavaştan sıvışayım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bizim Tuncay, televizyon kanalını satıvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 30 milyon doları cebe indirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılar şok geçirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın bakışlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşkın tavırlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl yaparsın yiğidimiz Tuncay’ımız! Bizleri nasıl aldatırsın”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstelik de dindarlara satmışsın utanmadan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“30 milyon gıcır dolarcığa hayır mı deseydim. Paranın rengi mi olurmuş?” diye düşünmüş Tuncay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zaten ulusalcıların bu saflıkları olmasa ben nasıl dönerdim köşeleri?”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi bana eyvallah”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Tuncay gitmiş aya,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılar kalmış yaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal burada sona erdi, hoşunuza gitti mi bilinmez. Ama Tuncay Özkan’ların kolay kolay tükenmeyeceği, birisi giderse bir yenisinin geleceği kesin gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik halen: “hepimiz her ay kanalımıza 10 ytl verseydik kapanmazdı” diyebilecek kafadaki insanlarımız varsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık ne diyelim, “kendi düşen ağlamaz”.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;15 Mayıs 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-1847938214371848578?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/1847938214371848578/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=1847938214371848578' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1847938214371848578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1847938214371848578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/bir-tuncay-masal.html' title='Bir Tuncay masalı'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-6735200697314607523</id><published>2008-05-13T04:05:00.000-07:00</published><updated>2008-05-13T04:06:57.355-07:00</updated><title type='text'>Laikçiler NBA izler mi?</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Amerikan Ulusal Basketbol Ligi, ya da bilinen adıyla NBA, ABD’de en çok ilgi çeken spor dallarının başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle normal sezon sona erip play-off’lar başladığı zaman on milyonlarca Amerikalının televizyonlarının başına kilitlenip maçları takip ettiklerini biliyoruz. Dünyadaki izleyici kitlesiyle beraber bu sayı yüz milyonları bulmakta, toplam seyir adedi ise milyarlarla ifade edilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizdeki basketbol meraklılarının yakından tanıdığı ve milli sporcumuz Mehmet Okur’un forma giydiği Utah Jazz da bu son derece popüler show-business’in en önemli takımlarından bir tanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utah Jazz şu anda NBA Batı Konferansı yarı finalinde Los Angeles Lakers ile zorlu bir mücadele içerisinde. Her ne kadar Lakers favori olarak gösterilse de Jazz şimdiden iki maç kazanarak seride durumu eşitlemeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utah Jazz, ABD’nin en muhafazakar eyaletlerinden biri olarak bilinen Utah’ın başkenti Salt Lake City’nin takımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekibe ev sahipliği yapan Salt Lake City oldukça sıradışı bir şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını Mormon tarikatına bağlı insanlar oluşturmakta. Bu insanlar için pazar günlerinin ayrı bir anlamı var. Bu güne kutsallık atfeden cemaat, kilisenin pazar ayinlerini hiç ihmal etmiyor. Aynı zamanda dinsel inançları gereği o gün çalışmamayı ve dinlenmeyi tercih ediyorlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı Utah Jazz, yıllar önce NBA yönetimine başvurarak maçlarının pazar gününe denk getirilmemesi için gereğinin yapılması ricasında bulunmuş. Komisyon da halkın dini hassasiyetlerini saygıyla karşıladığını belirterek talebi uygun görmüş ve ona göre bir düzenlemeye gitmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utah Jazz o günden bu yana, pazar günleri nadiren maç yapıyor. Seksenin üzerinde müsabakanın oynandığı yoğun bir maç trafiğinde takımın pazar günleri oynadığı karşılaşmaların sayısı ikiyi veya üçü pek geçmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireylerin değerlerine saygı çerçevesinde ABD’de oldukça normal karşılanan bu uygulamayı dışarıdan gözlemleyen biri olarak, insanın aklına ister istemez, “eğer Türkiye’de benzer bir istek söz konusu olsaydı neler olabilirdi?” sorusu geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizdeki laisizm pratiğinin gelişmiş demokrasilerde uygulananlardan ne denli katı ve baskıcı olduğu malum. Sportif müsabakalar de bu konuda bir istisna teşkil etmiyor. Bırakın dinsel duyarlılıklardan ötürü takımlar için ayrı bir düzenlemeye gidilmesini, sporcular tarafından dile getirilen en basit temennilerin bile “laik cumhuriyete yakışmadığı” düşüncesi hakim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en belirgin örneğini, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi öncesi Kutlu Doğum Haftası’na atıfta bulunan Hakan Şükür’e verilen tepkilerde yakından gözlemlemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laikçi zümre tarafından üretilen “takunyalı” benzetmesinden, hakkında soruşturma açılması taleplerine dek uzanan bir silsile içerisinde adeta bir linç kampanyasının kurbanı haline getirilen Şükür, popüler bir faaliyet alanı içerisinde dinsel öğelere vurgu yapmış olmasının karşılığını fazlasıyla almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, geleneksel değerlerinden dolayı bireylerin bir kısmına devletin farklı uygulamalarla yaklaşması Türkiye’de oldukça zor. Çünkü bunun için, laik cumhuriyetin gerekleriyle onu oluşturan vatandaşların dinsel hassasiyetleri arasındaki ince dengenin yakalanabilmesi gerekmekte. Bu da ancak toplumu oluşturan bireylere saygılı, demokratik bir laiklik anlayışı dahilinde söz konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Utah Jazz’ınkine benzer bir talebin anlayışla karşılanmayacağını öngörebilmek pek de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam aksine, medyatik bir linç kampanyasının ardından Tandoğan meydanında bayraklarıyla toplanan bir kalabalığın “Türkiye İran olmayacaktır, takunyalı sporcular istemiyoruz, basket sahası şeriata kapalı” sloganlarını işitmemiz çok daha olası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu kalabalığı temsilen ilerici ve aydınlık bir vatandaşımız da Anıtkabir özel defterine muhtemelen şu mana yüklü ifadeleri düşecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey Atatürk! Her ahval ve şerait içinde vazifemizin bilincinde olarak bize çizdiğin laik ve çağdaş yoldan asla ayrılmayacağımız gibi, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunma cüretini gösterenler, karşılarında ilke ve devrimlerinin her daim bekçisi olarak bizi bulacaklardır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü unutmayalım ki burası Türkiye ve ülkemizin vatandaşları için evrensel demokrasi ve laiklik bir gömlek büyük. Ama Kim İl Sung’un veya Brejnev’in ideolojisi iyi bir seçim olabilir.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah bir de Enver Hoca yaşasaydı…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;13 Mayıs 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-6735200697314607523?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/6735200697314607523/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=6735200697314607523' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6735200697314607523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6735200697314607523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/laikiler-nba-izler-mi.html' title='Laikçiler NBA izler mi?'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-6720578521612762048</id><published>2008-05-09T01:38:00.000-07:00</published><updated>2008-05-09T01:39:03.930-07:00</updated><title type='text'>Baykal'a sevindirici bir haber</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda uyum yasalarına ivme kazandırmaya başladığı 2003’ten bu yana demokratikleşme konusunda önemli adımlar atıldı. Son zamanlarda ise reformlar ciddi bir hız kaybına uğramış olsa da ivmenin bir şekilde devam ettiğini söyleyebilmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişimin ciddiyeti ve eylemlerin lafız aşamasından hayata geçiş sürecinin başlaması, batılı yaşam tarzını benimsemiş çağdaş burjuvazi içerisinde ciddi bir çatlağa yol açtı. Çünkü bu süreç, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ötelenmiş olan çağdaş demokrasiye sözde bağlı olanların takkelerini düşürecek bir “demokrasi eleği” işlevine sahipti. Sonuçta liberal ve özgürlükçü bir grup süreci desteklerken, demokrasi eleğinden geçmeye pek de niyetli görünmeyen ulusalcı-seçkinci diğer bir grup sürece şiddetle karşı çıkmayı yeğledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başından beri Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel yapıtaşını oluşturan bu topluluğun deşifre olması sayesinde, partinin dış dünyadan özenle saklamaya çalıştığı elitist yüzü Avrupa için de yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal demokrat bir parti olduğu iddiasıyla yıllardır Avrupa kamuoyunda kendini pazarlayan CHP’nin aslında seçkinci zümre ve oligarşik bürokrasinin bir uzantısı olduğu, bu uzantının içerisinde de azımsanmayacak otokratik ve faşizan eğilimler bulunduğu böylece ortaya çıkmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık partinin temel felsefesinin çağdaş bir sosyal demokrasiyi değil, baskıcı ve toplumu zorla şekillendirici bir devletçilik mantığı içerdiği tüm dünyada apaçık görülebilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa kamuoyu açısından oldukça yeni sayılabilecek bu gerçekliğe en sert tepkilerden birini,  birkaç gün önce AB – Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk dile getirdi. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ağır bir dille eleştiren Lagendijk, partiyi Avrupa’nın temel demokratik değerlerine karşı çıkmakla suçladı. Durumu “felaket” olarak nitelendiren Lagendijk, “bir sosyal demokrat olarak CHP’den utanç duyuyorum” diyerek partiyi topa tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ağır ithamlar, daha geçenlerde dünyanın en saygın ekonomi dergilerinden birisinin “teflon lider” yakıştırmasına muhatap olan Baykal’ın canını epey sıkmış olmalı ki salı günkü parti toplantısında “bunlar laikliği bilmezler, cumhuriyeti bilmezler, gelip kendilerince konuşurlar” diyerek Lagendijk’e haddinin bildirilmesini istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı milliyetçilik ve modernite gibi, laikliği ve cumhuriyeti de batıdan ithal etmiş bir ülkenin vatandaşları olarak Deniz Baykal’ın “laikliği ve cumhuriyeti bilmeyen Avrupalılar” nitelendirmesinin altında yatan temel felsefeyi şu şekilde söyleme dökmemiz mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Avrupalılar laikliğin ve cumhuriyet kavramının beşiği oldukları halde her ikisini de bizden daha iyi anlayamazlar. Onları en saf ve sulandırılmamış bir şekilde ancak biz uygularız, başka bir yönteme ihtiyaç yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları duyunca bazılarımızın aklına ister istemez “tereciye tere satılmaz” atasözü gelebilir ve “Baykal yine inciler döktürüyor” diye düşünebiliriz. Ancak biraz derine indiğimiz takdirde işin aslının hiç de öyle olmadığını görmemiz pek de zor değil. Zira Baykal’ın satmaya çalıştığı şey tere değil, dolayısıyla da bu olayda tereci konumunda bulunan Avrupa onları reddetmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Cumhuriyet Halk Partisi’nin “laiklik ve cumhuriyet” kılığında pazarlamaya çalıştığı şeyler ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin ve onun kimliğinde oligarşik elitizmin temsil ettiği cumhuriyet ve laiklik yorumu, evrensel hukuku bir kenara bırakarak kendi ideolojisine göre yeniden tanımladığı kavramlar bütününü topluma empoze ettirmeye çalışan bir yapının zihniyetini ifşa etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılaşmalara ve kendine yönelik eleştirilere tahammül göstermeyen, çoğulculuğu benimsemeyen ve ileri sürdüğü kalıpların aksi yönünde bir dünya görüşüne sahip olan unsurları derhal bertaraf etmeye çalışan bir cumhuriyet anlayışı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu zihniyet, fikirleri kendi dogmalarıyla örtüşmeyen partileri kapatmakla rejimin ebediyetini garanti altına alacağına inanıyor. Bu bağlamda “yüzde doksan beş bile alsalar kapatırız!” mantığı, halk iradesinin önemsenmediğinin tipik bir dışavurumu. Yapının dokunulmazlığı demokrasinin üzerinde ve halkın bizzat kendisi, sembollerle kutsanmış bir “adam etme” eğitiminin muhatabı konumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din bile bu amaçlar etrafında şekillendiriliyor, devletin belirlediği ve bireylere dayattığı dinsel yorumun dışına asla çıkılamıyor. Böylece rejimin bekası için dinin de araçsallaştırılması sağlanıyor, yapının meşruiyeti bu dinsel yorum veya “devlet dini” tarafından destekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir sistem bütünü altında da her ideal bireyin rejimin bekçisi olması, rejimin belirlediği sınırları sorgulayan çürük elmalara ise tahammül gösterilmemesi öngörülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve de tüm bunlar 1930’ların Nazi Almanya’sını, Mussolini İtalya’sını ima ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın Avrupa Birliği’ni, dünyadaki hiçbir demokratik sistemin böyle bir yapının meşruiyetini kabullenmesi ve buna anlayışla yaklaşması olası değil. Çünkü yüzyıllar ötesinden evrilerek bugünlere gelen hukuk ve demokrasi anlayışında yaldızlı imgelerle süslenip püslenmiş, ama içi boş zihniyet kalıplarına yer yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak durumun anlaşılmadığından şikayet edip duran Sayın Baykal için güzel bir haberimiz de yok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz doğuda da olsa, Kuzey Kore rejimi Baykal’ı ve CHP felsefesini gayet iyi özümseyip hayata geçirmiş durumda. Üstelik uzun zamandır da hakkını vererek uygulamakta. Orada kültleştirilmiş ve halka dayatılan bir devlet ideolojisi de var, CHP’nin istediği tarzda ezici bir laiklik anlayışı da. Ayrıca parti kapatma zahmetine katlanmalarına lüzum yok, çünkü tek parti ülkeye fazlasıyla yetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha, bu arada unutmadan söyleyelim. Orası da bir “cumhuriyet”.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;9 Mayıs 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-6720578521612762048?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/6720578521612762048/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=6720578521612762048' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6720578521612762048'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6720578521612762048'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/05/baykala-sevindirici-bir-haber.html' title='Baykal&apos;a sevindirici bir haber'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-3827384438934793280</id><published>2008-04-25T02:20:00.000-07:00</published><updated>2008-04-25T02:22:28.948-07:00</updated><title type='text'>Din karşıtlığı açığa vuruluyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu hafta içerisinde yaşadığımız iki olay, din karşıtı radikal oligarşi ve onun taraftarlarının muhafazakar öğelere karşı duyduğu alerjinin tipik göstergeleri olarak karşımıza çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların ilkinin kahramanı, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. Tüm eleştirilere karşı genel başkanını cansiperane korumasıyla meşhur bu siyaset adamımız aynı zamanda bir muhtırasever olarak tanınmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisi her platformda kahramanca Deniz Baykal’ı savunadursun, birkaç gün önce ABD’li gazeteci Dion Nissenbaum’a verdiği mülakat hayli olay yarattı. Öymen bu mülakatta genç kızların başörtülerini Nazilerin siyah gömleklerine benzetti ve bu kızları tasvir ederken Hitler dönemi gençliğini ve Mussolini İtalya’sını örnek verdi. Söyledikleri basına yansıyınca da yaptığının ne derece büyük bir skandal olduğunun farkına vararak olayı gündeme taşıyan medya kuruluşlarını yalan söylemekle itham etti ve onları provokatif davranmakla suçladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki atalarımızın, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözü bir kez daha yerini buldu ve Dion Nissenbaum görüşmenin ses kaydını kendi internet sitesinde dün itibariyle yayımladı. Böylelikle kaydı dinleyen ve biraz yabancı dili olan herkes Onur Öymen’in milletin gözüne baka baka yalan söylediğini açıkça gözlemlemiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılan kayda alınmış bir görüşme hakkında yalanlar uydurmanın ileride kendisini çok daha zor durumda bırakacağını irdeleyebilmekten uzak bir insan var karşımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu denli tecrübeli bir bürokrat ve siyaset adamından beklenebilecek bir tavır değil. Ancak belli şartlarda insanın bilinçaltındaki saklı düşünceleri bilinç üstüne çıkıp kişiyi zor durumlarda bırakabilmekte. Herhalde mülakatın havasına kendini kaptırıveren Öymen boş bulunup herkesçe bilinen ama gizli kalması gereken düşüncelerini istemeden açığa vurmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yakınıp dizlerini dövmesine fazla gerek yok, çünkü aklı başında her birey CHP’nin başörtüsü ve din konusunda ne düşündüğünü gayet iyi bilmekte. Bu bağlamda yapılan malumun ilamından öteye geçmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öymen şimdi ne yapar ne eder bilinmez. Ancak özür dileme mekanizmasının işlemeyeceği aşikar. Muhtemelen bunun bir komplo olduğunu, kaydın sahte olduğunu, başkasının kendi sesini taklit ettiğini iddia edebilir. Hatta ABD’li gazeteci Nissenbaum’u Fethullah Gülen’in müridi olmakla suçlayabilme olanağına bile sahip. Ne de olsa ülkemizde buna inanacak çok sayıda gözü açık vatandaşımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftanın diğer bir olayı da, GS’li futbolcu Hakan Şükür’ün Fenerbahçe maçıyla ilgili olarak yaptığı, “Kutlu Doğum Haftası’na yakışan bir maç olsun, barış ve sevgi ortamı içerisinde geçsin” şeklindeki beyanatının sonucunda ortalığın birdenbire karışması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde dinsel hiçbir söyleme tahammül edemeyen kaba pozitivist yaklaşım, ayırımcılıktan oldukça uzak bu barışçıl sözler karşısında da en sert tepkiyi vermekten geri kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Fatih Altaylı, Hakan Şükür hakkında soruşturma açılmasını talep ederken, eski başkan adaylarından Adnan Öztürk, “laik cumhuriyette böyle sözler GS camiası içerisinde kabul edilemez” diyerek öfkesini dile getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez medya da bu yarışa ön saflarda katıldı. Düşünce dünyamızın büyük ismi Oray Eğin savcıları göreve çağırırken, bilindik gazetelerde belli okuyucuların yorumları derlenerek ön plana çıkarıldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elin arabının doğum gününü Türkler ne yapsın…”&lt;br /&gt;“Pislik arabın doğum günü haftasını onlar kutlasın, burası laik Türkiye Cumhuriyeti…”&lt;br /&gt;“Hakan Şükür gibiler bu ülkeden temizlenmeli…”&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Bu yorumlar elbette son derece manidar. Ama daha da manidar olanı, bunların özenle seçilip yayımlanmış olması. Çünkü her ülkede radikal unsurların var olması doğaldır, ancak bunların öne çıkarılması bir kastı ima eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayalım ki yerleşik oligarşik düzene ve onun benimsetmeye çalıştığı dogmalara en ufak bir eleştiriyi 301. madde kapsamında suç kabul eden bir rejimden ve bu eleştirileri yapanları hedef gösteren bir basın anlayışından söz ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan sonra akıllara ister istemez cumhuriyetin ilk dönemi din karşıtı pozitivist akımın simge isimlerinden Kemalettin Kamu’nun şu dizeleri geliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne mucize ne efsun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ne örümcek ne yosun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çankaya yeter bize&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Kabe Arab'ın olsun...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mısralarda cisimlenen olgusallık tapıcılığı tarihin tozlu sayfalarına karışalı uzun yıllar oldu. Ancak anlaşılan o ki bürokrasideki hakim anlayışın patolojik sanrılarıyla şekillenen sorgulanamaz ilkelere ibadet kültü ve “üzerine güneş gibi doğmak” için kenarda köşede karanlık arama faaliyetleri bir süre daha devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hem değişimin karşı konulmazlığı hem de halkımızın buna verdiği destek şüphe götürmez bir gerçeklik durumunda. Bu da yapının kırılmasını kaçınılmaz kılıyor. Çünkü iç ve dış şartların sizi demokratik bir yapıya zorladığı günümüzde, özgürlükleri tehdit kabul eden devletçi bir korku zihniyetinin varlığını uzun süre devam ettirebilmesi mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda korku siyasetinin süregelen yıpranması onulmaz bir şekilde hızlanacak, yıpranması hızlandıkça da korkuları kullanarak halkı güdebilme imkanı yok olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç halihazırda devam etmektedir ve geleceğin Türkiye’sinde artık ne Hakan Şükür’ü linç etmek isteyenlere ne de siyaset sahnesinde Öymen gibi politikacılara rastlanabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl mesele bu geleceğin ne kadar yakın olacağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmiş yıl önce bizimle benzer gelişmişlik düzeyinde olan ülkelerin şimdi birkaç katımız zengin olduğu düşünülürse, sürecin hızlı olmasının ne kadar fayda sağlayacağını anlamak pek de zor olmasa gerek. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;25 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-3827384438934793280?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/3827384438934793280/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=3827384438934793280' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3827384438934793280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3827384438934793280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/din-kartl-aa-vuruluyor.html' title='Din karşıtlığı açığa vuruluyor'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-3455876144001493603</id><published>2008-04-22T04:12:00.000-07:00</published><updated>2008-04-22T04:14:06.691-07:00</updated><title type='text'>CHP'dir, trilyon bile kaçırsa yeridir</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Siyasetin gündemi günlük kısır çekişmelerle şekillenmeyi sürdürürken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın elindeki önemli bir dosyayı Anayasa Mahkemesi Başkanlığına intikal ettirmesi ile gözler bir anda Cumhuriyet Halk Partisi’ne çevrildi. Çok ses getirmeye aday bu dosya, Kanaltürk’e CHP tarafından 3 milyon Amerikan Doları meblağında bir kaynak aktarıldığını ve bunun fatura kesilmeden, yani belgelenmeden yapıldığını ortaya koyan dokümanları içermekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşıldığı kadarıyla Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi 2004 ve 2005 yıllarında Kanaltürk televizyonuna ve Tuncay Özkan’a 4 milyon dolar transfer etmiş, ancak ortada sadece 1 milyon dolarlık bir fatura söz konusu. 3 milyon doların nereye gittiği ve niçin faturalandırılmadığı ise tam bir muamma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP yetkilileri, şu an için bilindik “çamur atma, provokasyon” kelimeleriyle bezenmiş bir söylem içerisinde paranın belgesel çekimleri için avans olarak verildiğini iddia ediyorlar. Ancak ne kadar tuhaftır ki bu ödemelerin üzerinden 3-4 yıl geçmiş olmasına karşın ortada bir belgesel veya benzeri bir yapım yok. Bu da çok ciddi bir durumu, yani maliyeye karşı açık bir hileyi işaret etmekte ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre bu çeşit mali suçlar parti kapatma da dahil olmak üzere ciddi yaptırımları beraberinde getirmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dosyada yer alan bilgilerin doğruluğu kanıtlanırsa, yeni bir “kayıp trilyon” vakasıyla karşı karşıyayız demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlanacağı üzere 1997 yılında Refah Partisi’nin Hazine yardımını sahte belgelerle harcanmış gibi göstermesi nedeniyle Erbakan ve arkadaşları çeşitli cezalara çarptırılmışlardı. Muhtemelen RP Anayasa Mahkemesi tarafından laikliğe aykırı fillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle 1998 yılında kapatılmış olmasaydı, aynı yıl kayıp trilyon davası yüzünden kapısında kilidi görecekti. Nitekim Erbakan’ın siyasi yasağı bu olay yüzünden halihazırda devam etmekte ve kendisi 83 yaşında olduğu ve yürümekte dahi zorlandığı halde evinde göz hapsinde tutulmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara bakıldığında, yüce mahkemeye gönderilen dosya yüzünden CHP’nin ciddi bir endişeye kapılması için yeterli neden fazlasıyla bulunmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak her nedense partide büyük bir korku olduğu yönünde bir işaret almamaktayız. Bunun da belli bir temeli ve mantığı var. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin yaptırımlar konuda ciddi bir ikilem içerisine gireceğini öngörebilmek pek de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafızalarımızı biraz tazelediğimizde, yüksek mahkemenin yakın geçmişte hukuksal teamüllere aksi yönde bir duruşu ifade eden 367 kararının altına imza atmış olduğunu görmekteyiz. Ayrıca mahkemenin, hukuksal sorumluluğu sadece vatana ihanetle sınırlı olan cumhurbaşkanını oy çokluğu ile Ak Parti’nin kapatılma davası içeriğine dahil ettiğini gözlemledik. Her ikisi de yüksek mahkemenin belli bir siyasi görüşü yansıtan kimliğini, hukuksal bakış açısının önüne aldığını ortaya koymakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan hareketle, yine siyasi güdülerle hareket edebilecek olan mahkemenin yüz kızartıcı bir suç teşkil eden bu fiilin niteliğini hukuksal normlarla ele alamayabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Yani CHP’nin kapatılmayacağı, Deniz Baykal’a siyaset yasağı getirilmeyeceği ve daha hafif yaptırımlarla işin geçiştirileceği yargısına ulaşabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu siyasi duruşun temel mantığı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok önemli bir yapı konumunda bulunması ve partinin kapatılmasının ulusalcı hareketin siyasi yelpazedeki örgütlenmesinde ciddi bir boşluk yaratacak olması gerçeğinde yatmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin kapatılmayıp Deniz Baykal’a siyasi yasak getirilmesi de işin kotarılmasına ve üstünün örtülmesine yetmeyebilir. Çünkü Baykal her ne kadar başarısız bir siyasetçi olsa da, örgütlenme ve rakiplerini tasfiye etme konusunda büyük bir maharet sahibi. Yokluğunun yaratacağı bir otorite açığı CHP’yi bir bunalımın, hatta bir bölünmenin eşiğine getirebilir. Bu bağlamda Baykal’ın uzaklaşmasından cesaret alacak parti içi muhalefetin, erki elinde tutan ulusalcı-ittihatçı kesim ile kapışması ve ciddi bir ayrışma yaşanması kaçınılmaz olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölünmüş bir CHP ise, ulusalcı fraksiyon için ölümcül bir tehdit konumunda. Çünkü ulusalcılar geniş bir halk desteğinden mahrumlar ve siyasetlerini oligarşik bürokrasiye sırtlarını dayamak suretiyle manipülasyon yapabilme üzerine kurmaktalar. Bu strateji kapsamında en ciddi ve meşru siyasal dayanakları olarak gördükleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç çatışmalarla güçten düşmesi asla kabul edilemeyecek bir olguyu ifade etmekte. Demokrasiye daha fazla vurgu yapılıp militarizmden uzaklaşılması gerektiğini savunan muhalif hareketin partiyi ele geçirmesi ise onlar için bir kabustan farksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki demokratik güçlerle mücadeleyi her platformda ilke edinmiş olan ulusalcıların, kendilerini zafiyete uğratacak bir yüksek mahkeme kararına müsamaha göstermeyecekleri ve bunu engellemek için türlü yollara başvuracakları çok açık. Bu bağlamda tüm deliller CHP ve Kanaltürk’ün aleyhinde olsa bile partinin kapatılmasını ve Baykal’ın siyasi yasaklı hale gelmesini beklemek fazla bir iyimserlikten öteye geçmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Türkiye’de egemen ittihatçı anlayışın ve oligarşik bürokrasinin iktidarı sona ermediği müddetçe hukukun tam anlamıyla işleyebilmesi mümkün değildir. Buna bağlı olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlığını sürdürebileceği tek mecra da, bu yanar döner ortamdan başka bir yer değildir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;22 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-3455876144001493603?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/3455876144001493603/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=3455876144001493603' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3455876144001493603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3455876144001493603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/chpdir-trilyon-bile-karsa-yeridir.html' title='CHP&apos;dir, trilyon bile kaçırsa yeridir'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-1956211439213356763</id><published>2008-04-18T02:09:00.000-07:00</published><updated>2008-04-21T13:22:21.540-07:00</updated><title type='text'>Atatürk'e en büyük zararı kimler veriyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Geçtiğimiz hafta içerisinde, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan AB Komisyonu'nun Portekizli Başkanı Jose Manuel Barroso'nun Türkiye ziyareti gündeme damgasını vurdu. Bu konu hakkında uzun uzadıya yazılıp çizildi, çeşitli analizler ve görüşler kaleme alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorumlar genellikle Barroso'nun cumhurbaşkanı, başbakan ve parti liderleriyle yaptığı görüşmeler ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmanın içeriği üzerinde yoğunlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu önemli ziyaret sırasında çok ilginç ve gözden kaçmaması gereken başka bir olay daha yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barroso, üst düzey temaslarından sonra Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen "Türkiye'nin AB süreci" konulu bir konferansa katıldı ve kendi ülkesinde AB katılım süreci sırasında yaşanmış demokratik değişime dikkat çekmek için, "yaşanan siyasi dönüşüm mucize gibiydi" diye bir cümle kullandı. Sonra bir an için duraksadı ve "umarım sarf ettiğim 'mucize' kelimesini Türkiye'de laikliğe aykırı bulmazlar" dedi ve ardından salonda gülüşmeler yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "ti"ye alınma hadisesi, Türkiye'de süregelen rejim açısından hem üzücü, hem de düşündürücüdür. Çünkü dile getirilen sözler, Türkiye'deki hakim devletçi anlayışın dine yönelik tavrı karşısında kişisel olarak sadece Barroso'nun değil, kurumsal kimliğiyle Avrupa Birliği'nin ve dolayısıyla batı dünyasının bilinçaltındaki bakış açısını yansıtmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki tarafsız bir göz, bu yargıların pek de temelsiz sayılamayacağını teslim etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü dünyada emsali görülmemiş şekilde bir "kamusal alan" tanımlamaya kadar işi götürerek çağdaş hukuksal anlayışı yerle bir eden, bu kamusal alana başörtüsüyle girilmesinin cumhuriyeti yıkılabileceğinden endişelenen ve peruk takılması halinde bu tehdidin ortadan kalkacağına inanan despotik, bir o kadar da mizahileşmiş bir yapı söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu hastalıklı yapı sadece dinsel öğelere karşı aşırı baskıcı bir tavır almakla kalmıyor, aynı zamanda demokratik açılımların da karşısında duruyor. Özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesine muhalefet ediyor, çetelerin deşifre edilmesine karşı çıkıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapının kendi benliğini meşrulaştırmak ve hukuksallaştırmak amacıyla dile getirdiği sloganlar ise iç ve dış düşünsel dünyada taraftar bulmuyor, ciddiye alınmıyor. Çünkü çağdaş demokrasinin despotik yasalar bütünüyle değil, ancak evrensel hukuk ilkeleriyle güven altına alınabileceği çok iyi biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda nitelikli savunucular bulmakta zorlanan yapının entelektüel kapasitesi geri dönülemez bir şekilde süratle zayıflıyor ve bilişsel gücü hızla düşüyor. Tezleri geçmişin bilindik tekrarlarından öteye geçemiyor; yaşadığımız dönemle ilgili elle tutulur örnekler veremiyor ve 1920-30'ların dünyasına göndermeler yapmak zorunda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da kısır söylemler içerisinde bir kaybolma halini ve geçmişin halen yaşanmakta olduğu sanısına sahip paranoyak bir dokuyu ima ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de günden güne taraftar kaybeden ve dünyada alay konusu olan bu hastalıklı anlayış sadece kendisini değil, sahip çıktığı değerleri de hızlı bir biçimde yıpratıyor. Çünkü bir fikrin veya fikirler bütününün reklamı, onu temsil ettiğini iddia eden kitlelerin davranışlarıyla şekillenir. Söz konusu fikirler bütünü özünde farklı olsa bile, o fikri sahiplenen insanların irrasyonel tavırları onun büyük bir zarar görmesini kaçınılmaz kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki bu problematik yapının failleri konumundaki oligarşik bürokrasi ve destekçilerinin savunduklarını iddia ettikleri fikirler bütünü ise Atatürkçülük. Maalesef bu kitle Atatürkçülüğü kendilerine bir üst kimlik olarak benimsemiş ve onu tekeline almış konumda. O kadar ki, Atatürk'ün fikirlerini yanlış yansıttıklarını belirtip kendilerine karşı çıkanları içlerinde barındırmayacak kadar militanlaşmış bir durumdalar ve farklı düşünceler ileri sürenleri ya işbirlikçi ya da dönek olarak adlandırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar irrasyonalite ve kavrayışsızlık art arda gelince, o yapının kimseye bırakmadığı Atatürkçülüğün ve Atatürk'ün fikirler bütünün saygınlığının azalması da kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan en büyük zararı, onulmaz bir şekilde yıpratılan Atatürk'ün manevi şahsiyeti görüyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin çağdışı ve gerçekliklere aykırı olduğuna inanan bir dünya kamuoyu, bu rahatsız dokunun histerileri sonucunda gittikçe güç kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağduyulu insanlarımız ise bunun gerçeği yansıtmadığı konusunda ne kadar çabalarsa çabalasınlar, Atatürk'ün fikirleri bu tepeden inmeci antidemokratik yapıyla özdeşleştirildiği sürece ellerinden bir şey gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak da bir zamanlar İslam dünyasına en büyük zararı "Müslümanlığı kimseye bırakmayanlar"ın verdiği gibi, günümüzde Atatürk'e en büyük zararı "Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan" bu hastalıklı zihniyet veriyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;18 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-1956211439213356763?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/1956211439213356763/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=1956211439213356763' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1956211439213356763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1956211439213356763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/atatrke-en-byk-zarar-kimler-veriyor.html' title='Atatürk&apos;e en büyük zararı kimler veriyor'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-7006533323545661449</id><published>2008-04-15T06:31:00.000-07:00</published><updated>2008-04-15T12:29:28.639-07:00</updated><title type='text'>CHP hakkında kapatma davası açılıyor!</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ikinci maddesi cumhuriyetin temel unsurlarından bahsederken laikliğin ve sosyal hukuk devleti özelliğinin yanı sıra, en az onlar kadar önemli başka bir niteliğe daha atıfta bulunmakta: “Demokratik Devlet”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiye bağlılık ve çoğulculuğa saygı, günümüz dünyasında çağdaş bir devlet olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından birisi konumunda. Evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ülkelerin bu konuda ne denli hassas olduğunu belirtmeye pek de lüzum yok. Çünkü oralarda bireye saygı ve vatandaşa hizmet devletin en önemli varlık nedenlerinin başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki ülkemizde de durum bundan farklı değil ve güven içinde geleceğe doğru yol almaktayız(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güven duygusundan yola çıkarak biz de biraz hayal gücümüzü çalıştıralım ve kurgusal bir haber yapalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;“Anayasal ilkeler doğrultusunda demokrasiyi her türlü tehdide karşı korumayı kendine görev addetmiş olan yüksek yargımız, demokrasimizi hedef alan tehlikeli bir saldırıya karşı harekete geçmeye karar vermiş bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde ajanslara düşen bir haber, uzun zamandır beklenen sürecin nihayet başladığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasanın kendine tanıdığı yetki ve sorumluluklardan hareketle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Cumhuriyet Halk Partisi hakkında “demokrasi karşıtı unsurların odağı haline geldiği” suçlamasıyla bir iddianame hazırladı ve bu iddianameyi Anayasa Mahkemesi’ne sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başsavcılıktan isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir yetkili durumu şu sözlerle ifade etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cumhuriyet Halk Partisi’ni uzun zamandır takip altında tutmaktaydık ve artık harekete geçmemiz gerektiğine ikna olduk. Türkiye gibi demokratik teamüllere sıkı sıkıya bağlı, ulu önder Atatürk’ün hedef gösterdiği üzere çağdaş uygarlık yolunda azimle yürümekte olan bir ülkede demokrasiden taviz vermek söz konusu bile olamaz. Maalesef artık CHP’nin demokrasi karşıtı propagandalarına ve kışkırtmalarına tahammül edebilmek mümkün olmaktan çıkmıştı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetkili sözlerini şu ifadelerle sürdürdü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle bir parti düşünün ki, bu partinin genel başkanı konumundaki zat Türkiye Cumhuriyeti başbakanını ‘koltuktan kefenle gidersin’ diyerek tehdit edebiliyor ve rahmetli Menderes’i örnek gösteriyor. Hafızalarımızdan silmek istediğimiz o utanç dolu olaydan söz ediyor. Bu açık bir darbe kışkırtıcılığı değil de nedir? ”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şöyle devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bildiğiniz gibi Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı öncesi yüce mahkemeyi alenen tehdit eden Deniz Baykal’dan başkası değildi. Demokratik bir hukuk devletinde asla kabul edilemeyecek bir e-muhtıraya arka çıkan ve ülkede darbe yapılması için slogan atan kalabalıkların ön saflarında üyeleri yer alan parti de CHP’den farklı bir parti değildi. Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokrasiden bu kadar az nasiplenmiş olması hem çok üzücü hem de çok düşündürücü”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetkili son olarak şunları ekledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yargımız ve bürokrasimiz, halkımızın haklarını gasp etmeye çalışan, onların iradelerini berhava etmeye çabalayan antidemokratik unsurlara hiçbir zaman müsamaha göstermeyecektir. Bu dün de böyleydi, yarın da böyle olacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin saygıdeğer vatandaşları ülkemizin demokrasiye olan bağlılığından asla şüpheye düşmemelidir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşlerine başvurduğumuz dünyaca tanınmış bir hukuk profesörümüz de yetkilinin görüşlerine katılıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siyasi oportünizmi kendine bir araç haline getiren Sayın Baykal, olayın buralara dek uzanabileceğinin farkında olmalıydı. Sonuçta burası Türkiye Cumhuriyeti, alelade bir Afrika ülkesi değil. Bu ülkede köklü bir demokrasi geleneği var ve evrensel hukuk normları böyle bir fütursuzluk karşısında kayıtsız kalamazdı”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesinin, bu güçlü deliller karşısında davayı oybirliğiyle kabul etmesine kesin gözüyle bakılıyor. Siyaset yasağının haricinde, darbe hazırlığı yapanlarla organik bağlarının kanıtlanması halinde diğer ağır yaptırımlar da gündeme gelebilecek. Bildiğiniz gibi ülkedeki en büyük suçlardan bir tanesi, demokratik düzeni değiştirme amacıyla faaliyetlerde bulunmak.”&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda okuduğunuz bu kısa haber her ne kadar mizah unsuru taşıyor gibi görünse de, aslında olması gerekenleri ifade etmekte. Çünkü eğer evrensel hukukun yerleşik olduğu bir dünya ülkesinde yaşıyor olsaydık, bu yazılanlar değil bizim kendi yaşadıklarımız bir kara mizah unsuru olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye yakın gelecekte o noktalara kadar gelebilir mi? Bu elbette kolay değil. Ancak oligarşik mantığın eninde sonunda yıkılacağını ve Türkiye’nin önünün açılacağını görebilmek de hiç zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü koskoca bir toplumun arzuladığı bu büyük demokratik değişimin önünde uzun vadede hiçbir gücün durabilme şansı yok.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;15 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-7006533323545661449?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/7006533323545661449/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=7006533323545661449' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/7006533323545661449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/7006533323545661449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/chp-hakknda-kapatma-davas-alyor.html' title='CHP hakkında kapatma davası açılıyor!'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-3399010866618567908</id><published>2008-04-11T07:02:00.000-07:00</published><updated>2008-04-11T07:04:47.168-07:00</updated><title type='text'>Atatürk hayranı Raul Lopez’in hikayesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Raul Lopez, İspanya’nın Sevilla kentinde yaşayan 15 yaşındaki bir gençtir. Sıkı bir Real Betis taraftarıdır ve Fenerbahçe’nin ezeli rakipleri Sevilla Futbol Kulübü’nü elemiş olmasından büyük bir mutluluk duymaktadır. Bu maç, Raul’un Fenerbahçe ve dolayısıyla Türkiye’ye içten içe bir sempati beslemesine yol açmıştır. Raul artık ülkemiz hakkında biraz bilgi edinmek istemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin tarihinden işe başlamayı kafasına koyar ve Kurtuluş Savaşı’nı, devrimleri, Atatürk’ü incelemeye başlar. İnceledikçe merakı giderek artar ve Atatürk’ü derinlemesine irdelemeye karar verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye bu ya, Raul Atatürk’le ilgili şöyle bir anıya rast gelir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yıl 1935.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin dördüncü büyük kurultayı öncesi, İtalya ve Almanya’yı ziyaret eden Recep Peker tarafından hazırlanan ve içinde Altı Ok’un da yer aldığı ayrıntılı bir nizamname İsmet İnönü tarafından imzalanarak Atatürk’e sunulmak üzere Hasan Rıza Soyak’a iletilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyak belgeleri Atatürk’e götürdüğünde Gazi’nin bu belgeleri büyük bir tepkiyle karşıladığını ifade eder. Atatürk’ün sözleri aynen şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu ne sakat bir düşüncedir. Bu nasıl zihniyettir. Görülüyor ki, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile zerre kadar anlaşılmış değil. Çocuk, biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu memlekette, bir gün, padişahlığa taraftar olanlar dahi bir fırka kurabilsinler”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raul’un heyecanı bir kat daha artar. Çünkü Atatürk’ün söyledikleri son derece anlamlı ve zamanının ötesinde bir demokratik kapsayıcılık içermektedir. Üstelik başarısız demokrasi girişimlerinden sonra dahi bu fikirlerin dile getirilmiş olması, Atatürk’ün çoğulculuk konusundaki sarsılmaz kararlılığını ortaya koyması açısından dikkate değer bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz yakın tarihinde faşizmin egemen olduğu karanlık bir dönem yaşamış olan İspanya’nin bir vatandaşı olarak Raul bundan çok etkilenmiştir. “O dönemde böyle bir anlayış, takdir etmemek elde değil” diye düşünür. Artık o da bir Atatürk hayranıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için öngördüğü bu ülküyü veri alan Raul, 2008 Türkiye’sinin son derece demokratik bir ülke olması gerektiği beklentisine sahip olmuştur. Ardından devlet bürokrasisinin yetmiş yıldır Atatürk’ün manevi mirasını sahiplendiğini ve onun hedeflerini gerçekleştirme yolunda ant içtiğini öğrendiği zaman, Raul’un bu beklentisi iyice güçlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ya, kurucu önderinin ideallerine sıkı sıkıya bağlı olan ve onları hayata geçirmeye azmetmiş bir ülkede, Atatürk’ün ölümünden yetmiş yıl sonra evrensel hukuk ilkelerine sahip sağlam demokratik temeller çoktan atılmış olmalıdır. Çünkü böyle uzak görüşlü ve karizmatik bir lider çok az millete nasip olabilmiş bir ayrıcalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’ndeki koşullar bütün dünyada olduğu gibi o zamana göre büyük farklılıklar göstermiştir. Artık değişim çok daha kolaydır. Dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girmiş, geniş bir aydın ve entelektüel kitlesi olan, demokrasinin beşiği AB ile bütünleşme iddiasındaki bir ülke konumundadır. Kişi başına yıllık geliri 10.000 dolara dayanmak üzeredir ve dünyada hatırı sayılır bir güç haline geleceği söylenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivil toplumu da dünyayla o denli bütünleşmiştir ki, şehirlerinden biri geleceğin vizyonunu şekillendirecek EXPO fuarına ev sahibi olmayı kıl payı elden kaçırmıştır. Buna Raul bile üzülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları hesaba katarak ülkenin demokrasinin doruklarına ulaştığına kani olan Raul Lopez büyük bir şok yaşayacağını aklının ucuna bile getirmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raul için ilk darbe, sekiz ay önce Türk halkının neredeyse yarısının oy verdiği iktidar partisinin kapatılmanın eşiğinde olduğunu öğrendiği zaman gelir. Çünkü demokrasiyi ve halk iradesini hiçe sayarak buna kalkışan, Atatürkçülüğü kimseye kaptırmayan devlet bürokrasisinden başkası değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raul, “bu işte bir yanlışlık olmalı” diye düşünürken farklı sürprizlere de muhatap olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkede bazı genç kızlar üniversitelere alınmamakta, bu kızlara şaka yapar gibi peruk giymeleri salık verilmektedir. Hatta faşizmin bir uzantısı olarak gizli ikna odaları kurulmakta, sandıkta oylarıyla tepkilerini gösteren ülke vatandaşlarından “bidon kafalılar” diye bahsedilmektedir. Tüm bunların arkasındakiler de kendilerini Atatürkçü olarak nitelendirenlerden başkaları değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal kırıklığına uğrayan Raul gözlemlerini sürdürür. Sonuçlar ürkütücüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukuk devleti ve demokrasi karşıtlığı, darbe çığırtkanlığı, muhtıralar, ülkeyi kan gölüne çevirmeye azmetmiş çeteler ve onları korumaya çalışanlar… Bu işlere bulaşanların hiçbirisi Atatürkçülüğü kimseye bırakmamaktadır. Raul dehşet içerisinde bunları izlemekte ve olanlara anlam verememektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba sorun nerededir? Atatürk gibi bir önderin hayal ettiği demokrasi niçin bu haldedir? Yoksa Atatürk Raul’un düşündüğü gibi bir lider değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa hikaye sonunda, tam da bu konuda Raul’a yardımcı olmak bizlere düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona Atatürk’ün hayal ettiği Türkiye’nin bu olmadığını, çağdaş özgürlükler seviyesinde bir ülke arzuladığını anlatmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın egemenliği için çabaladığını, dağdaki çobanı ve tarladaki köylüyü milletin efendisi olarak gördüğünü vurgulamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletine olan inancını, değişime olan bağlılığını, dogmalardan nasıl nefret ettiğini, hukukun ve adaletin üstünlüğüne nasıl inandığını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama halkın iradesinin ayaklar altına alınmaya çalışıldığı, iktidarın darbelerle tehdit edildiği, çetelerin oligarşik bürokrasi ve taifesi tarafından meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir ortamda Raul’a bunu anlatmak kolay değil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele Atatürk’ün yolunda ilerlediklerini zannederken, ona en büyük ihaneti bu işlerin faillerine destek verenlerin yapmakta olduğunu anlatabilmek…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;11 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-3399010866618567908?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/3399010866618567908/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=3399010866618567908' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3399010866618567908'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3399010866618567908'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/atatrk-hayran-raul-lopezin-hikayesi.html' title='Atatürk hayranı Raul Lopez’in hikayesi'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-1317173336914748102</id><published>2008-04-09T15:06:00.000-07:00</published><updated>2008-04-09T15:10:28.665-07:00</updated><title type='text'>Sonu yaklaşan faşizan elitizm</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Tarihimiz boyunca çağdaş uygarlığı yakalayabilmek için gereken değişimleri gerçekleştirme yolundaki aksiyonların genelde kısıtlı bir üst tabakadan geldiğini hepimiz biliriz. Dönüşümün kaçınılmaz hale geldiği zamanlarda bile Avrupa’dakinin tam aksine halkın talepleri çoğunlukla cılız kalmış ve bu görev kendisini halkı modifikasyona tabi tutmakla görevli kılan bir yönetsel elit tarafından üstlenile gelmiştir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu realitenin çok çeşitli tarihsel ve toplumsal nedenleri vardır. Batı toplumlarının doğu toplumlarına göre daha birey eksenli bir kültüre sahip olması gibi genel bir yapısal özellikten, bunu harekete geçiren coğrafi keşiflere ve Protestan dinamiklerin ortaya çıkmasına kadar uzanan çok geniş bir analiz söz konusu edilebilir. Hiç kuşkusuz bu sosyolojik yapının en önemli etmenlerinden biri de, sanayi devrimi sonrası büyük kentlerin ve ticaret merkezlerinin oluşması sonucu feodal yapıların tamamıyla kırılıp güçlü bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla ilgili. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Anadolu topraklarında ise endüstriyel gelişimin devlet eliyle ve oldukça geç kalmış bir şekilde başlaması nedeniyle modernitenin öngördüğü toplum dinamiklerinin harekete geçmesi, toplumsal bir değişim süreci yaşanması ve güçlü bir burjuvazinin ortaya çıkması epey bir zaman aldı. Bu da, toplumun değişim sürecine bizzat katılmasında ve bir süre sonra tıpkı Batı’da olduğu gibi sürecin itici gücü haline gelmesinde ciddi gecikmelere yol açtı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ne var ki, fazlasıyla ötelenmiş olan bu sürecin son 10 yıldır Türkiye’de büyük bir hızla yol aldığı görülüyor. Gelişen ve zenginleşen Anadolu sermayesi, bilgi birikimini ve dünyayla iletişimini artıran orta sınıf ve liberalleşen çevrenin getirdiği ekonomik ve demokratik serbestliğin tadına varan kitleler değişimin gerisinde kalan yapıyı artık bir hayli zorlamakta. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Osmanlı’nın son zamanlarından cumhuriyete miras kalan ve bir zamanlar toplumsal değişimi kendi görevi addeden yönetsel elit ise değişimi büyük bir korku ve endişe içerisinde karşılamakta. Onun çevresinde yaşam alanı bulmuş yapay burjuvazi için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Her ikisinin de hukuk ilkelerini hiçe sayarak dönüşümün ve demokrasinin önünü kesmek için var gücüyle çabaladığına tanık olmaktayız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Peki kendini sürekli olarak batılı yaşam tarzı ve Avrupai değerlerin yılmaz savunucusu olarak öne süren bu sınıfların içine düştüğü çelişkiler yumağı nasıl açıklanabilir? Madem ki evrensel hukuk ve çağdaş demokrasi ulaşılması gereken hedefleri işaret etmekte, öyleyse toplumsal gelişimin öngördüğü üzere bu taleplerin artarak geliyor olması ve tüm toplumu kapsayıcılığı niçin bu denli bir direnişle karşılık bulmakta? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Aslında ortada pek de şaşırtıcı olan bir şey yok. Çünkü asıl problem, onyıllardan beri demokratik ve hukuksal bir yapıyı savunduğunu iddia eden oligarşik bürokrasinin ve onun destekçilerinin samimiyetinde yatmakta. İkiyüzlülüğün kökenine inildiği zaman da, büyük bir çıkar tablosunu ima eden ipuçlarını yakalamak mümkün. Çünkü tablonun üzerindeki perdeyi araladığımızda karşımıza demokrasiye saygılı bir örgütlenme değil, toplumla eşit tutulmayı içine sindiremeyen, farklı kültür ve değer yargılarına sahip alt sınıfların kendileriyle eşit fırsatlar elde etmesini asla kabullenemeyen ve çıkarları gereği tekelinde gördükleri kamusal olanakları hiçbir şekilde paylaşmaya yanaşmayan oldukça faşizan bir elitizm çıkmakta. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Zira Türkiye’nin dünyayla yaşadığı etkileşim kitlelerin farkındalıklarının ve bilgi düzeylerinin artmasına, zenginliğin daha sağlıklı bir biçimde topluma yayılmasına ve insanların kültürel-dinsel kimliklerini moderniteyle beraber bir sentez halinde yaşayabileceklerini görmesine yol açtı ve bu da elitizm açısından kaygı verici bir duruma işaret etmekteydi. Sonunda kaygılar doğru çıktı ve bu yeni farkındalık geniş kitlelerin sosyal ve ekonomik hayata daha etkin katılımını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda buna meydan vermek istemeyen elitist kitlenin tüm iç yüzünü de gözler önüne serdi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Elbette elitizm yanlıları için kendi iç dünyalarındaki bu gerçekliği açığa vurabilmek kolay değil. Çünkü demokrat olabilmeyi kendi cemaatlerine has bir üst kimlik olarak gören bu grubun, evrensel hak ve hukuk anlayışı söz konusu olduğunda baskıcı bir yapıya bürünmesinin demokrasi çerçevesinde hiçbir mantıksal savunması bulunmamakta. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;İşin ilginç tarafı şu ki, kendileri de bunun bilincindeler ve entelektüel düzeydeki savunmaları niyet okuma gösterilerinden veya retoriksel sloganlardan öteye geçemiyor. Doğal olarak “laikliğin veya demokratik cumhuriyetin tehdit altında olduğu” savları da, demokrasi ve laikliğin beşiği konumundaki AB reformları yolunda ilerleyen bir iktidar söz konusu olduğunda son derece basitleşiyor, mantıksızlaştırıyor ve bencillikle şekillendirilmiş duygusal dışavurumun dayanaksız bir ifadesinden fazlasını ima edemiyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak faşizan elitizmin entelektüel arka planı gün geçtikçe zayıflamakta, savlarının içi boşalmakta. Bu da kendi cemaatine özgülediği pozitivist laiklik anlayışını, ürettiği korkuları ve tekrarlayıp durduğu sloganları anlamsızlaştırmaktan başka bir işe yaramamakta. Bu derece anlamsızlaşan ve entelektüel kapasitesi boşalan fikirlerin de toplumun bilinçaltından uzun vadede yok olacağını kestirmek hiç zor değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda oligarşik bürokrasinin kendi iktidarı için araçşallaştırarak Türkiye’ye dayattığı birçok korku ve çağdışı kavramın da tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alması artık kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu da bize, Türkiye toplumunun ileride daha katılımcı ve demokratik bireylerden oluşacağı ve hukuk devleti karşıtlarının hiçbir zaman yeterli desteği bulamayacakları müjdesini veriyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;9 Nisan 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-1317173336914748102?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/1317173336914748102/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=1317173336914748102' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1317173336914748102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1317173336914748102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/sonu-yaklaan-faizan-elitizm.html' title='Sonu yaklaşan faşizan elitizm'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-4754977232703432736</id><published>2008-04-08T12:37:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T12:41:43.377-07:00</updated><title type='text'>Hukuksuzluk demokrasi için bir fırsat olabilir mi?</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bürokrasinin kalelerinden Anayasa Mahkemesi cephesinde beklenildiği üzere bir sürpriz gerçekleşmedi ve mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın verdiği iddianameyi kabul edip yargı sürecini başlatmayı oybirliğiyle kabul etti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çoğunluğu çeşitli gazete kupürlerinden alıntılarla şekillendirilen ve alıntı konusu ifadeler nedeniyle haklarında hiçbir hukuka aykırılık işlemi sabit görülmemiş şahısların suçlandığı bir iddianamenin oybirliğiyle gündeme alınmış olması elbette şaşkınlıkla karşılanması gereken bir durumu ifade etmekte. Ancak Türkiye’de oligarşik bürokrasinin sınır kabul etmezliği göz önüne alındığında bu çeşit bir anormalite oldukça sıradan görünmekle kalmıyor, aynı zamanda medyadaki ve siyasetteki savunucuları tarafından da ironik bir biçimde meşru olarak kabul ediliyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Üstelik bu sağlıksız yapının savunucuları arasında, olağan koşullarda hukukun ve toplumsal uzlaşının en büyük teminatı olması gereken Anayasa Mahkemesi’nin de bulunması durumun vahametini bir kez daha gözler önüne sermekte. Çünkü bu mahkemenin yakın geçmişinde 367 gibi bir hukuk sabıkası bulunuyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu olanların ışığında, bundan sonraki süreç için Anayasa Mahkemesi’nin objektif kriterlerle davayı ele alacağına ve bürokratik oligarşinin hukuk tanımazlığına karşı halkın iradesini koruyacağına dair fazla bir iyimserlik pek gerçekçi görünmüyor. Şimdi ise Ak Parti’nin nasıl bir tavır takınacağı merak konusu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ancak her ne kadar gelişmelere karşı iktidar tarafından halkın desteğiyle alabilinecek birtakım hukuksal tedbirler mevcut ise de, siyaset arenasının öteki cephesindeki aktörlerin vereceği karşı tepkilerin ortamı iyice germe olasılığı son derece yüksek. Bu da bizi bir başka tuzağın daha var olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakıyor. Ufak bir beyin fırtınası, halk iradesi ve demokrasiye saygının Batı’ya göre son derece cılız kaldığı ülkemizde Ak Parti’nin sakinliğini koruyamamasının, tam da jakoben tabakanın istediği doğrultuda Türkiye’nin İttihatçı uzantılardan kurtulmasını zorlaştırıcı ters bir etki yaratabileceğini öngörmekte. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çünkü demokrasiyi hedef alan çok geniş çaplı ve güçlü bir kalkışmanın son perdesini izlemekteyiz ve bu noktada soğukkanlı davranabilmek hayati bir önem taşımakta. Bu işe kalkışanlar da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının refahını hiçe sayarak bir iç çatışma ortamı hazırlamak suretiyle iktidarlarını sürdürebilme imkânını teminat altına alabilmenin peşindeler. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu kalkışmanın dehşetli mantığını, İlhan Selçuk’un 7 Şubat 2008’deki şu sözleri gayet ibret verici bir biçimde özetliyor: “Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelir ve Türkiye biraz karışırsa belki bir umut doğabilir. Çünkü normal yollardan bu mümkün değil”. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu sözler ekonomik krizlerden, iç çatışmalardan ve darbelerden medet uman İttihatçı hareketin günümüzdeki örtülü iktidarını temsil eden bir mantığın ürünü ve bu mantık hiç bu kadar cüretkar olmamıştı. Bu da, kişiselleşmiş ve mikro düzeyde çekişme mantığına indirgenmiş bir kavganın bizzat oligarşik bürokrasi tarafından istenmekte olduğunun işaretlerini bize vermekte. İşte bu kitle, Ak Parti’yi kısır tartışmalara ve tansiyonu yükseltici sloganlara dayalı bir döngünün içerisine çekmeye çalışıyor. Ancak bu sayede toplumdaki kamplaşmaları kaşıyarak yeni çatışmaları körüklemenin ve dünyadaki krizin etkisiyle bunalan Türkiye’ye bir de siyasi kriz ekleyerek ekonomiye güçlü bir darbe vurabilmenin mümkün olabileceği hesaba katılıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu durumda Ak Parti’nin izlemesi gereken strateji, her zamankinden daha fazla hayati önem kazanmakta. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;İktidarın bu olası durumdan kaçınması, ancak siyasal atmosferi genel özgürlükler ve demokrasi vurgusuyla ele almayı sürdürmesi ve bir yandan taktiksel adımlar atarken diğer bir yandan da tartışmanın mikro boyuta çekilmesine engel olmasıyla mümkün olabilir. Bunun en uygun yöntemi ise, uzun zamandır yavaşlayan reformlara hız verilmesinden başka bir şey değil. Böylelikle çatışma kısır sloganlar atışmasından çıkıp makro bir boyut kazanacak ve sinirleri bozulacak bürokratik elit yıpranırken, artan bir iç ve dış desteğe sahip Ak Parti’nin eli güçlenecektir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu bağlamda Ak Parti sivil anayasa çalışmasını bir an önce hızlandırılarak meclis gündemine sunmalı, yeni uyum paketini süratle işleme koymalı ve yapılacak her türlü kışkırtmaya söz konusu reformlara ve demokratikleşmeye atıfta bulunarak yanıt vermelidir. Bu yalnızca değişim karşıtlarının işini zorlaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda reformlarda kararlılık göstermeyi sürdüren bir iktidar anlayışının var olduğu güvencesini vererek yabancı yatırımcının endişelerini azaltacaktır. Böylece ekonomideki çalkantıyı imkanlar ölçüsünde minimize edebilmenin yolu açılacak ve iktisadi kriz bekleyenlerin umudu sekteye uğratılabilecektir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Çünkü bürokratik elitin demokrasiye karşı alerjisi vardır ve asıl endişe ettikleri konu, yasaların kendi oligarşik iktidarlarına müsaade etmeyecek hukuksal bir yapıya kavuşturulmasıdır. Koparılan bunca yaygaranın ve laikliğin araçsallaştırılıp bu olgunun kamufle mekanizması olarak kullanılmasının ana nedeni de budur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Üstelik bu taktiksel adımlar, Ergenekon çetesinin üzerine kararlılıkla gitmenin sürdürülmesi ve partilerin kapatılmasını zorlaştıracak düzenlemelere başlanılması gibi politikalarla bir eşgüdüm içerisinde de pekala yürütülebilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu bağlamda Ak Parti’nin önünde hem zorlu bir dönemeç hem de Türkiye’yi dönüştürebilmek ve halkın iktidarını geri dönülemez bir şekilde teminat altına alabilecek bir fırsat söz konusu. Umarız Ak Parti bu süreci iyi değerlendirerek Türkiye’de devlet iktidarından beslenen bu yapıyı bir daha geri dönülmeksizin kıracak adımları atmaya muktedir olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;3 Nisan 2008&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-4754977232703432736?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/4754977232703432736/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=4754977232703432736' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/4754977232703432736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/4754977232703432736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/hukuksuzluk-demokrasi-iin-bir-frsat.html' title='Hukuksuzluk demokrasi için bir fırsat olabilir mi?'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-5155142849743305720</id><published>2008-04-08T11:35:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T11:38:17.216-07:00</updated><title type='text'>Demokrasi ikiyüzlülüğünün dayanılmaz hafifliği</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “ikiyüzlülük” şu şekilde tanımlanmakta: “İnandığı ve düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama”. Terminolojide ise bir şeye kendi çıkarları gereği inanmış gibi görünen, ancak aslında ona inanmayan kişiler için “ikiyüzlü” ifadesi sıklıkla kullanılır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu bağlamda demokrasiye inanıyormuş gibi bir imaj çizen, ancak bu inancı gerçekte benimsemeyen ve belli durumlarda bunu farkında olmadan açığa vuran bireylere “demokrasi ikiyüzlüsü” demek pek de tuhaf kaçmayacaktır. Bilindiği üzere, siyaset-medya-akademi üçgeni içerisinde keskin bir kamplaşmanın ortaya çıktığı gergin günler yaşıyoruz. Bu kamplaşmanın esas olarak iki tarafı olduğu söylenebilir. Bunlar oldukça belirgin ve kısaca Ak Parti yandaşları ve Ak Parti karşıtları olarak ifade edilebilirler. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ancak bir de unutulmaması gereken ve bu ikisi arasında itidal çağrıları yapan üçüncü bir grup daha var ki, kendini demokrat olarak tanımlamakta hiçbir sakınca görmeyen ve geçmişten beri sürekli olarak demokrasinin ve özgürlüklerin faziletlerinden söz edegelmiş bir topluluk bu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ne var ki ülkedeki çekişme ortamı bu grubun mensupları arasında büyük çoğunluğun gerçek demokrasi söz konusu olduğunda ne kadar da kaypak davranabileceğini bir kez daha şüphe götürmez bir şekilde kanıtlamış durumda. Bugünlerde söz konusu topluluğun ana jargonunu “ama, fakat, ne var ki …” gibi bağlaçlar oluşturuyor. Spesifik bir örnek olarak, “Parti kapatmalarına biz de karşıyız ve Siyasi Partiler Kanunu’nun demokratik olmadığının farkındayız, ama hakkında kapatma davası sürmekte olan bir partinin bu süreç devam ederken yasayı değiştirip bunu normlara uygun hale getirmesini etik bulmuyoruz” söylemini gösterebiliriz. İşte bu, yukarıda bahsettiğimiz demokrasi ikiyüzlülüğünün tipik bir örneğidir. Demek ki hukuka uygun olmayan yasaları düzenlemek, ancak hukuksuzluğun süregeldiği davalar sonuçlandıktan sonra “etik” olabiliyor. Bu tam anlamıyla bir mantık garabetidir ve sözün sahibini acınacak bir duruma sokmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Buradaki kafa yapısı, çok açık bir şekilde kaçış ve çarpıtma mekanizmasına işaret etmekte. Bu mekanizmayı kullananlar, takındıkları tavrın anti-demokratik olduğunu bilmelerine rağmen içinde çelişkiler barındıran türlü bahanelerle bu gerçeği perdelemeye çalışmaktalar. Çünkü “anti-demokratik” olarak yaftalanmak sadece saklanmaya çalışılan fikirsel yapının açığa çıkmasına yol açmaz, aynı zamanda kişisel prestijin yıpranmasını da kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Bu gerçeklik de doğal olarak söz konusu kişiler için kolay yenilir yutulur bir nitelendirilme değildir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu endişeyi taşıyıp farklı bahaneler arayanların kullandığı diğer bir dayanak da DTP’nin kapatılma davası söz konusu olduğunda, Ak Parti’nin kanunun anti-demokratikliği bağlamında yeterli karşı çıkışta bulunmamış olduğudur. Bundan hareketle, Ak Parti’nin verilen iddianame için ilgili kanunu değiştirmeye ve yakınmaya hakkı olmadığı gibi bir itiraz söz konusu.&lt;br /&gt;Oysa ki özünde anti-demokratik unsurlar taşıyan bir kanun, kanuna yeterli tepkiyi vermeyen siyasal oluşumların ona maruz kalmasıyla meşrulaşmaz. Bunu savunmak, işlenen bir suça karşı sessiz kalan bireyin aynı suça müstahak olduğu yargısı gibi bizi çarpık bir sonuca ulaştırır ki bunun hiçbir hukuksal ve rasyonel temeli yoktur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Örneğin, “partilerin kapatılması elbette demokratik ülkelerde olmaması gereken bir durum ama Ak Parti’nin de kendini biraz sorgulaması gerek” anlamına gelen ve sık sık tekrar edilen cümle, olayı iddianamenin hukuksal boyutundan uzaklaştırıp Ak Parti’yi devletin sorgulanamaz anti-demokratik pozitivizmine boyun eğmeye davetten başka bir anlam içermiyor. Yani, Ak Parti’nin icraatlarının hukuka aykırı olmadığını kabul etmekle birlikte, yine de ayağını denk alması gerektiğini ima eden bir yaklaşımın üstü kapalı bir dışavurumu. Bu da halk iradesine karşı bilindik devletçi reflekse arka çıkıldığının bir göstergesi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Yaşanılan bu gerilimin neler getireceği şimdilik meçhul. Ancak demokrasiye bağlılık konusunda ikiyüzlü davrananların bu süreç sonunda deşifre olacakları ise kesin bir gerçeklik. Çünkü çatışmanın asıl boyutu laiklik değil demokrasi eksenli. Sürekli tekrar edilen laiklik vurgusu ise, demokratik değişime karşı verilen oligarşik mücadelenin bir bahanesinden öteye gidemiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;28 Mart 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-5155142849743305720?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/5155142849743305720/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=5155142849743305720' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/5155142849743305720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/5155142849743305720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/demokrasi-ikiyzllnn-dayanlmaz-hafiflii.html' title='Demokrasi ikiyüzlülüğünün dayanılmaz hafifliği'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-7931562631420392305</id><published>2008-04-08T11:33:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T11:35:14.970-07:00</updated><title type='text'>Rantı yitirme korkusu</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Oligarşik bürokrasinin 2002 yılından beri süregelen Ak Parti iktidarını sona erdirebilmek için yaptığı girişimler, birçok gerçeğe ışık tutabilecek bir devlet örgütlenmesini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt; &lt;br /&gt;Bu devlet örgütlenmesi, katılaşmış ve son derece muktedir bir “elitler sınıfı”na işaret ediyor. İçinde ağırlıklı olarak yüksek bürokrasiyi barındıran bu sınıfın devlet anlayışı, geçmişi İttihat ve Terakki geleneğine kadar uzanan, yani kökü 20.yüzyıl başlarına dek giden ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden bir bakış açısının bugünkü yansıması olarak da görülebilir.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu anlayış, kendi doğası gereği devlet için neyin güzel ve hayırlı olduğuna ancak kendisi karar verebilen ve halkı bir “teba” olarak kabul etmeye alışmış bir yapıya sahip. Aynı zamanda benliğinde aşırı pozitivizmi, vülger materyalizmin uzantılarını, 1930’ların Avrupa’sından kalma halkı şekillendirici bir tepeden inmeciliği ve küresel gelişmelere karşı set çekmeyi içeren bir bakış açısını da içeriyor. Bunu da kendince “vatanseverlik” olarak tanımlıyor.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ne var ki, söz konusu yapı bu “vatanseverliği”nin karşılığını alabileceği bir devlet örgütlenmesini şekillendirmekten de geri kalmıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan kendi burjuvazisini oluştururken, bir yandan da devlet içerisinde gizli oluşumlara göz yummayı, yandaşlarına ve destekçilerine sayısız rant olanağı sağlamayı, kamu imkanlarıyla serbest piyasa içerisinde hiçbir zaman bugün ellerinde bulunan olanaklara sahip olamayacak kendi tabakasına sayısız imkanlar bağışlamayı bir hak olarak görüyor. Kısacası “bal tutarken parmağını yalamayı” ihmal etmiyor.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;İşte bundan dolayıdır ki, oligarşik bürokrasinin sürekli olarak ekonomik ve demokratik açılımlara, özgürleşmeye ve evrensel hukukun üstünlüğü ilkesine karşı durduğunu, “Türkiye’ye özel şartlar” kisvesi altında muhalif bir tavır sergilediğini gözlemlemekteyiz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Buna paralel olarak, 1920’lerden önce İttihat ve Terakki mantığının “devletin âli menfaatleri” söylemiyle savunmaya çalıştığı tepeden inmeci mantığın bugün başkalaşım geçirerek “cumhuriyet kazanımları” gibi yine soyut bir kavrama indirgendiğine tanık olmaktayız. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Tabi bunun yanına, hukuksal tanımının yapılmasından özellikle imtina edilen ve hiçbir çağdaş ülkede benzer bir uygulaması olmayan “Türkiye’deki laiklik” kavramını da koymak gerekiyor. &lt;br /&gt;Evrensel hukukta hiçbir yeri olmayan bu laiklik uygulaması öyle bir şey ki, hem sınırları çizilmiyor ve tartışılması dahi kabul edilmiyor, hem de özgürlükler sınırları belli olmayan bu ilkenin soyut sınırlarına takılıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt; &lt;br /&gt;Tabi ki bu da trajikomik bir yap-boz oyununun parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Bu bağlamda, son zamanlardaki değişim politikalarına karşı artık “hukuk devleti”, “özgürlükler”, “demokrasi” gibi kavramların arkasına sığınılarak bir politika geliştirilemediğini görüyoruz. Çünkü demokratikleşme, çetelerin temizlenmesi ve sivil anayasa yolunda yürüyen bir siyasi iktidara bu kavramlarla yüklenmek oligarşik bürokrasiyi komik duruma düşürmekten başka bir işe yaramıyor.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Öyleyse hala en iyisi “cumhuriyetin kazanımlarının elden gitmesi, laikliğin tehlikede olması” gibi muğlak ve karşılığı olmayan söylemler.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ancak sonuç olarak her şeyin arkasında, rantını kaybetmek üzere olan bir topluluğun ve onların manipüle ettiği bir kitlenin yattığı su götürmez bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.   &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;26 Mart 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-7931562631420392305?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/7931562631420392305/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=7931562631420392305' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/7931562631420392305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/7931562631420392305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/rant-yitirme-korkusu.html' title='Rantı yitirme korkusu'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-8652750008648717898</id><published>2008-04-08T11:29:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T11:32:51.891-07:00</updated><title type='text'>Kalıcı çözüm "Sivil Anayasa"</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;AK Parti’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianame hazırlaması, ardından da bilinen bazı çevrelerin buna açık veya örtülü destek vermesi, bürokratik elitin sürdürmekte olduğu mücadelenin son perdesi olarak karşımıza çıktı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman anti-demokratik yollara başvurmaktan da çekinmeyen bu mücadele anlayışı, neredeyse toplum üstü bir sınıf haline gelmiş bulunan bu tabakanın ve onun temsil ettiği anlayışın devlet örgütlenmesinde ne kadar kemikleşmiş olduğunu da bir kez daha gözler önüne serdi. Elbette yetmiş yıldan uzun bir süredir devlet kadrolarına hakim durumda bulunan ve son on beş yıldır yoğunlaşması iyice artış gösteren söz konusu kesimin, uyum yasaları ve demokratikleşme çabalarına karşı koyması şaşkınlık veren bir durum değildi; çünkü bu çeşit bir yapılanmanın doğası bu mücadeleyi kaçınılmaz kılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratik cephe açısından da geri adım atmak mümkün olmadığına göre bireysel özgürlükler ve evrensel hukuk adına çaba gösteren aktörlerin uzun vadeli çözümler üretmesi, bu çözümlerin kalıcılığını sağlamak bağlamında hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü kısa vadeli çözümler, atanmışlar iktidarının başka bir dönemde kendini yenilemesinin ve tekrar ortaya çıkmasının önünde kalıcı bir engel oluşturmakta yetersiz kalma riskini taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uzun vadeli ve kalıcı çözümlerin en önemlisi, hiç şüphesiz çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi ideolojiden uzak sivil bir anayasadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atanmışların yerine seçilmişleri ön plana çıkaracak, devlet yönetiminde evrensel hukuk normlarıyla bireysel hak ve özgürlükleri olmazsa olmaz koşullar bütünü haline getirecek sivil bir anayasa, Türkiye’nin bir daha benzer sıkıntıları yaşamasının önünde en büyük engel olma işlevini üstlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunun için AK Parti’nin yavaşlayan demokratik reformlara hız vermesi ve yeni anayasa taslağını hiç vakit kaybetmeden kamuoyunun gündemine getirmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye’nin bir daha oligarşik bir sınıf iktidarına geri dönmeksizin demokratikleşmesinin en önemli aracı budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;20 Mart 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-8652750008648717898?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/8652750008648717898/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=8652750008648717898' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8652750008648717898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/8652750008648717898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/kalc-zm-sivil-anayasa.html' title='Kalıcı çözüm &quot;Sivil Anayasa&quot;'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-3410082082145279276</id><published>2008-04-08T11:24:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T11:27:23.425-07:00</updated><title type='text'>“Cumhuriyet”in içyüzü</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Cumhuriyet Gazetesi son günlerde karşımıza bir çarşaf reklamıyla çıkıyor. Reklamla ilgili olarak Hasan Kaçan’ın sitemizde de yer alan yazısıyla, bunun başka bir yerden çalıntı olduğu hemen açığa çıkıverdi.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Cumhuriyet’in bu reklamın ana temasını başka bir yerden araklamış olması bizi çok ilgilendirmiyor açıkçası. Çünkü Cumhuriyet gazetesi yazarları sürekli olarak vatandaşların kişisel tercihleri ve dini duygularıyla alay etmeyi, onları aşağılamayı bir varlık nedeni olarak görmekte ve son yapılan da bu bağlamda ele alınmalı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt; &lt;br /&gt;Dine ait en ufak bir sözcük karşısında gözleri dönmeye başlayan ve yüzleri kıpkırmızı kesilen bu yazar-çizer topluluğunun psikolojik hezeyanlarının dışavurum analizleri ise hiç şüphesiz çağdaş tıp bilimini ilgilendiren bir konu. Çünkü bunlarla kişisel doyum peşinde koşan, bir domuza başörtüsü giydirerek yayımlamaktan sadistçe zevk alan bir grubun haleti ruhiyesi bizim algılayışımızın ötesinde.       &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;  &lt;br /&gt;Ancak yine de insan bazı şeyleri sorgulamadan edemiyor.   &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Acaba bu “güzide” yayın organımız, gerçekten savunucularının öne sürdükleri gibi cumhuriyet ilke ve inkılâplarının, emperyalizme karşı savaşın yılmaz savunucusu mu?  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bundan bir süre önce başyazar İlhan Selçuk’un “Bush Ortadoğu’daki yeni anlayışına Türkiye’yi değiştirerek başlamalı. ABD’nin yeni tasarımında Türkiye’de yeni bir iktidara ihtiyaç var” anlamındaki sözleri, bunun hiç de iddia ettikleri gibi olmadığının çok açık bir sinyalini vermişti.&lt;br /&gt;Bu sözler, ABD’yi Türkiye’ye müdahale etmeye ve iktidarı güçten düşürerek kendi çıkarlarına uygun bir hükümet oluşturmaya açıkça davet eder bir niteliğe sahipti.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bazıları bu ifadelerden dolayı büyük bir şaşkınlık duymuş olsa da, Cumhuriyet’in geçmişini ve işine geldiği zaman nasıl faşizan ve emperyal bir söylem içine girdiğini bilenlerde pek bir garipsemeye yol açmadı. Çünkü gazetenin kurucusu Yunus Nadi’nin, Hitler’in 1939’daki doğum günü kutlamalarına bizzat katıldığı, oğlu Nadir Nadi’nin de milyonlarca insanın katili olan bu lider hakkında “Atatürk'ü en iyi anlayan ve anlatan liderin Hitler’dir” dediği bilinmekteydi.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bu iki kişi, eski Babıâli çevresinde Yunus / Nadir Nazi olarak anılmaktadır.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Söz konusu gazetede 1961’de yayımlanan bir diğer makalede de “Avrupa medeniyetini koruyan cengâver Alman milletini mahvettiler” diye ağıtlar yakılmıştı.  Nazım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ne kaçmasından sonra gazetede resmini basıp “Nazım Hikmet’in fotoğrafını, millet doya doya yüzüne tükürsün diye yayımlıyoruz” diyen de Cumhuriyet gazetesinden başkası değildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt; &lt;br /&gt;Son zamanlarda öğrendiğim başka bir şey ise çok daha çarpıcı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt; &lt;br /&gt;1930 yılında Zeylan yöresindeki Kürt kökenli vatandaşlarımız ile ilgili olarak gazetenin şöyle bir değerlendirme yaptığını görüyoruz:  &lt;br /&gt;“Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor... çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların afrika vahşilerinden ve yamyamlardan hiç farkı yoktur.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;   &lt;br /&gt;Bu kafatasçı söylemler, aslında Cumhuriyet’in kökleri için bize yeterli ipucunu sağlamakta. Acaba din düşmanlığının yanına çetelere karşı sessiz desteği, ABD’yi Türkiye’ye müdahaleye çağırmayı ve darbe kışkırtıcılığını da ekleyen Cumhuriyet gazetesi, nasyonalist / ırkçı köklerine geri dönüş mü yapıyor?  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Yoksa çoktan yaptı da bizim mi haberimiz yok …&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;14 Mart 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-3410082082145279276?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/3410082082145279276/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=3410082082145279276' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3410082082145279276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/3410082082145279276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/cumhuriyetin-iyz.html' title='“Cumhuriyet”in içyüzü'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-1355037595244411106</id><published>2008-04-08T10:47:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T10:50:22.466-07:00</updated><title type='text'>Türkiye’de bir hukuk skandalı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst yargı organlarından birisi olan Danıştay’da başsavcılık makamında oturan Tansel Çölaşan, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı konuşmada 27 Mayıs askeri darbesini övücü ifadeler kullanmış. Başbakan da dahil olmak üzere üç devlet adamının darağacında can verdiği bu darbeye övgüler düzen Çölaşan, bunun bir devrim olduğunu özellikle vurgulamış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Dünyadaki hiçbir çağdaş ve demokratik ülkede, bırakın devlet içerisinde belli mevkileri işgal eden bir hukukçuyu, herhangi bir devlet görevlisinin bile askeri darbelere arka çıkması düşünülemez. Ama bu tip bir rezalete ilk defa tanık oluyor da değiliz. Çünkü hepimizin bildiği gibi Türkiye’deki jakoben-laikçi anlayış takım tutar gibi askeri darbe tutmaktadır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Örneğin 1960 darbesi sürekli olarak yüceltilir ve kutsanır. Ezanın Arapça okunması serbestliğini getiren ve din konusunda devletin vatandaşlar üzerindeki baskısını hafifleten DP’ye lanetler okunur. 12 Eylül 1980 askeri ihtilali ise muhafazakarlığın önünü açtığı için pratikte eleştirilir, ama onun uzantısı olan darbeci yasa ve uygulamalara sahip çıkılır. 28 Şubat muhtırası anıldığında ise cumhuriyetçilik damarları kabarıverir ve onuncu yıl marşı için hazırola geçilir.&lt;br /&gt;Ak Partiye karşı verilen post-modern 27 Nisan e-muhtırası da bu toplulukta büyük coşkular yaratmasına karşın, sonradan ters teptiği ve kaş yaparken göz çıkardığı için “tu kaka” oluvermiştir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Saydığımız tüm bu trajikomik ve patolojik ruh hallerine çok da hayret etmememiz gerekiyor.&lt;br /&gt;Çünkü kendilerini ülkenin tek söz sahibi olarak gören ve doğasında farklı düşünceleri ve özgürlükleri hazmedebilme meziyeti taşımayan jakoben-laikçi kesimin demokrasi aşığı olduğunu iddia edebilmek pek de mümkün değil. Her ne kadar bu anlayış yerküre üzerinde çoktan fosilleşmiş olsa da, gelişmeleri hep geriden takip eden ülkemizde hatırı sayılır bir taraf kitlesine sahip. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Asıl düşündürücü olan ise, bu anlayışın uzun yıllardır devletin en üst kademelerine sirayet ettiği gerçeği ve ancak bu anlayışla yoğrulan bireylerin o makamları işgal etmelerine izin verilmiş olmasıdır. Tansel Çölaşan da bunun tipik bir örneği. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Ne var ki değişimin önünde durabilmek mümkün değil. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Türkiye’nin kapılarını dünyaya kapatması gerektiğini savunarak 40’lı yıllardaki milli şef yıllarına geri dönmeyi arzulayanların ve demokrat ve özgür bir ülke yerine ceberut bir cumhuriyet özlemi çekenlerin hayalleri boşa çıkmaya mahkumdur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bunu garantiye almanın yolu ise, çağdaş bir memlekette birinci sınıf vatandaşlar olarak yaşamak isteyen ve halkın devlete tebâ olduğuna değil “devletin halka hizmet için var olduğuna” inanan her bireyin bu kesime karşı durmasından geçmektedir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu sadece bir gereklilik değil, aynı zamanda daha iyi bir gelecek için üzerimize düşen bir görevdir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;12 Mart 2008&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-1355037595244411106?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/1355037595244411106/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=1355037595244411106' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1355037595244411106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1355037595244411106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/trkiyede-bir-hukuk-skandal.html' title='Türkiye’de bir hukuk skandalı'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-6055580320834780354</id><published>2008-04-08T10:41:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T10:46:09.829-07:00</updated><title type='text'>Zorunlu din dersi ve laikçilerin çelişkisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Danıştay’ın zorunlu din derslerinin hukuka aykırı olduğu yönündeki kararı gündemde yeni bir tartışma daha başlattı. Geçtiğimiz günlerde bu tartışmanın taraflarından biri olan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun alınan karara sert tepki göstermesi ve “bu karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aldığı hatalı kararın gölgesi gibi duruyor” şeklindeki demeci ise olaya başka bir boyut kazandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardakoğlu’nun bu açıklaması hem liberal hem de laikçi-ulusalcı kesimde ciddi bir reaksiyonla karşılandı. Hatta bazı ulusalcılar daha da ileri gittiler ve Bardakoğlu’nun Danıştay’ı “bilgisiz ve yetkisiz” davranmakla suçladığı sözleriyle Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “dini meseleleri ulemaya sormak gerekir” beyanatının paralellik içinde olduğunu iddia ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada liberal grupların tepkisini anlamak, genel laiklik ilkesinin her türlü mezhep ve dine karşı tarafsızlığı öngörmesi bağlamında son derece normal. Ne var ki, evrensel laiklik ilkesinden son derece uzak olan baskıcı laikçi-ulusalcı kesimin reaksiyonunun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varoluş amacı ele alındığında ciddi bir mantıksal çelişkiyi barındırdığını görmek hiç de zor değil. Çünkü biraz yüzeysellikten uzak bir bakış, 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasındaki temel amacın, Türkiye vatandaşlarının tamamına toplumun büyük ağırlığının bağlı olduğu Sünni İslam’ın öğretilmesi olmadığını görebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun tam aksine, yeni rejim ve ideoloji için potansiyel tehlike oluşturabileceğinden endişe edilen devlet dışı dinsel Sünni İslam eğitiminin tamamen kontrol altına alınması ve devletin kendi şekillendirdiği ve törpülediği bir biçimde topluma sunulması asıl hedef olagelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunda da başarısız olunduğu pek söylenemez. Günümüzde bazı muhafazakâr kesimlerin Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan şikâyet etmesi ve “Türkiye’de din devleti yok ama devlet dini var” demesinin ardında da işte bundan kaynaklanan hoşnutsuzluk yer almaktadır. Tüm bunların ışığında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mutlak otoritesini sarsabilecek gelişmelerin ne tip sonuçlara yol açabileceği ulusalcılar tarafından iyi düşünülmelidir. Çünkü evrensel laiklik anlayışında devlete ait resmi bir diyanet kurumunun yeri ciddi anlamda tartışmalıdır ve nihayetinde Diyanet’in son derece zayıflamasına, hatta lağvedilmesine kadar gidebilecek bir zincirleme reaksiyonun başlamaması için de bir neden yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir sonuç da kaçınılmaz olarak devletin kendi ideolojisine göre şekillendirdiği “devlet dini” uygulamasının sonu olacaktır. Acaba yaptıkları çoğu şeyi ellerine yüzlerine bulaştıran laikçi-ulusalcı topluluk, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın otoritesini sorgulayarak asla kaybetmek istemediği “devlet dini”nin uzun vadede sonunu hazırlıyor olabileceğini hiç aklına getirmiş midir? Veya hiç arzulamadığı halde Türkiye’nin demokratik ve özgür bir hale gelmesi, evrensel ve çağdaş bir laikliğe ulaşması yolunda çaba sarf ettiğini?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hiç zannetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;10 Mart 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-6055580320834780354?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/6055580320834780354/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=6055580320834780354' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6055580320834780354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/6055580320834780354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/zorunlu-din-dersi-ve-laikilerin-elikisi.html' title='Zorunlu din dersi ve laikçilerin çelişkisi'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3210896689207547328.post-1258944038695668605</id><published>2008-04-08T08:01:00.000-07:00</published><updated>2008-04-08T09:59:18.333-07:00</updated><title type='text'>Muhtıralar Savaşı ve CHP</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’ya yönelik kara harekatını sonlandırmasının ardından çok sıra dışı gelişmeler yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-muhtıra da dahil olmak üzere, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasete yaptığı müdahalelere sonuna kadar destek veren ve kraldan çok kralcı bir anlayış sergileyen CHP’nin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin orduyla karşı karşıya geldiği bir muhtıralar savaşına tanıklık ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun nedenleri malum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri çekilme sonrası hükümete yüklenmek istenilirken, bizzat hükümetin de bu çekilmeden habersiz olduğu ve üçüncü şahıs konumunda kaldığı ortaya çıkınca kantarın topuzu orduya dokundu ve iş büyüyerek buralara kadar geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, ordunun hükümeti bilgilendirmeksizin geri çekilmesinin tuhaflığı apaçık ortada. Demokratik ülkelerde rastlanılmayacak bu durum, uzun uzadıya apayrı bir yazı konusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biz bu muhtıralar savaşı içerisinde CHP’nin ufak bir analizini yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP’nin TSK’ya karşı almış olduğu tavır kendi tabanı içerisinde birtakım rahatsızlıklara yol açmış olsa de, bunun CHP tabanındaki rahatsızlıkla aynı boyutlarda olmadığını görebilmek zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira CHP, siyasi varlığını tamamen katı bir bürokrasi ve devletçilik anlayışı, koyu bir jakobenizm ve militarist bir devlet düzeni üzerinde konumlandırmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilkelerin gereği olarak da stratejileri “cumhuriyetin kazanımlarının tehlikeye girmesi”, “rejimin altının oyuluyor olması”, “laikliğin elden gitmesi” gibi sürekli tekrar edilen ve her yöne çekilebilecek söylemlerle şekilleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek CHP örgütü gerekse CHP tabanı ve bürokratik elit tarafından bu ilkelerin sarsılmaz savunucusu olarak görülen Türk Silahlı Kuvvetleri ile yaşanan bu kavga da doğal olarak büyük bir huzursuzluğa sebebiyet vermekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan büyük şaşkınlığı ulusalcı gazetelerdeki yorumlardan, köşe yazılarından ve çeşitli forumlardan açıkça görüyoruz. CHP’nin bu huzursuzluktan ciddi yaralar alacağı kesin gibi. Çünkü kendini sokmuş olduğu kalıp bunu kaçınılmaz kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silahlı Kuvvetlerin için de bu tartışmalar ve ucuz siyaset anlayışı son derece rahatsızlık verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki 22 Temmuz seçimlerinden sonra siyasetten daha uzak bir tavır içerisine giren ve başörtüsü tartışmalarına doğrudan müdahale etmeyerek bunun işaretlerini veren Türk Silahlı Kuvvetleri için bu son gelişme, kendini siyasetten tamamen çekmesinde bir katalizör görevi üstlenebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mithat Sancar’ göre bu olasılık hiç de uzak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öngörü gerçekleşirse, uzun vadede Türkiye’deki siyasetin militarizmin gölgesinden kurtulup normalleşmesinde çok önemli bir adım atılmış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da, Silahlı Kuvvetleri kışkırtarak siyasi rant elde etmeye çalışan unsurlar ile çetelerin erimeleri ve korku siyasetinin iflas etmesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan da en büyük zararı ulusalcı kesim ve CHP’nin göreceği son derece açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar ibret verici bir durum ki, Türkiye’de siyasetin normalleşmesi ve çağdaş bir hale gelmesi CHP’nin erimesiyle doğru orantılı bir durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6 Mart 2008&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3210896689207547328-1258944038695668605?l=omeroduncuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/feeds/1258944038695668605/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3210896689207547328&amp;postID=1258944038695668605' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1258944038695668605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3210896689207547328/posts/default/1258944038695668605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://omeroduncuoglu.blogspot.com/2008/04/muhtralar-sava-ve-chp.html' title='Muhtıralar Savaşı ve CHP'/><author><name>Ömer Oduncuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13726106372596170758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
